Abdülmecid Efendi Köşkü'nde Kapı Çalana Açılır

Pazar günü İstanbul'a gelir gelmez yapmak istediklerimin ilk sırasında yer alan Kapı Çalana Açılır sergisini gezmek üzere Nakkaştepe'deki Abdülmecid Efendi Köşkü'ne gitmeye karar verdik. Sergi Bienal ile eş zamanlı olarak gezmeye açık olduğu için 12 Kasım'a kadar gezilebilecek. Yani son günlerin içindeyiz, unutmayın. Bu arada bu köşkün varlığını bile ilk kez bu sergi sayesinde öğrendiğim için utanmalıyım, yoksa hepiniz mi aynı durumdaydınız? Minik ama derli toplu, duvarları, tavanları ve yerleri nefis bir işçiliğe sahip olan, ne kadar güzel bir tarihi yapıymış. Bayıldım doğrusu. Ve umarım sergi sonrasında da ziyarete açılır. 


Bu güzel detaylara ve kocaman bir koruya sahip köşkün içinde sergilenen eserler Ömer Koç koleksiyonuna ait. İçlerinde Taner Ceylan, Semiha Berksoy gibi tanıdığımız Türk sanatçılar olsa da ağırlıklı yabancı sanatçıların heykelleri sergileniyor. En çok da 2011 yılında Arter sayesinde tanıştığım Patricia Piccinini'nin hiper gerçekçi heykellerini bir kez daha görmek için koşa koşa gittim diyebilirim. O zaman da hayran kalmıştım, yine ağzım açık izledim hepsini. Hatta en sağdaki çalışmanın adının Şüpheci Thomas olduğunu ve IKEA sandalyelerinin tepesinden bakan çocuğun da Gözlemci olduğunu o zaman yazdığım blog yazısından öğrendim. Blog yazmanın yararları. ;) 


Ama hafta arası ve hafta sonu sürekli önünde kuyruklar olan böylesine talep gören bir sergide neden çalışmaların yanında isimleri, sanatçı adları ve açıklamalar olmaz, anlamam mümkün değil! 

Girer girmez mermer süs havuzunun bir köşesinde ayakları havada ölü gibi yatmış Kuğu ve üst katlardaki odalardan birindeki antik halının üstünde aynı şekilde yatan Aygır adlı eserler Daphne Wright'a ait. 


Şöminenin içinde duran çalışmanın adı da biliyorsunuz "Dikkat! Pipi çıkabilir!" ya da diğer adıyla "Laiklik bu mu?! Biz Osmanlı torunuyuz!" adlı çalışma. ;)) Ron Mueck'in "Hırka Altındaki Adam" heykeli yobaz saldırısına neden olarak bence sergideki kuyruk uzunluğuna katkıda bulunmuş olabilir. Pipi görülmeye değer mi tartışılır ama yobazların Abdülmecid Efendi'nin ressam olduğunu, nü tablolardan oluşan bir koleksiyonu olduğunu öğrenip şok olmaları her şeye değerdi bana göre! ;) Alkolik padişahlardan da bir dahaki sefere bahsederiz artık aydınlanmak isteyen diğerlerine. ;)


Ay çok eğlendim ama blog yan gelip yatma yeri değildir, devam edelim. Aşağıda Taner Ceylan ve Semiha Berksoy ve ortalarında kimin olduğunu bilmediğim ama üstündeki mesajıyla beni benden alan posterimsi bir çalışma var. "Dertlerimi suda boğmaya çalıştım ama şerefsizler yüzmeyi öğrendiler." ;) Ben de istiyorum bundan bir kopya ya.


Ve kimlere ait olduğunu bilmediğim birkaç çalışmayla da kapanışı yapayım. Üstteki iki iş muhtemelen aynı sanatçıya ait. Bende tedirgin edici hisler uyandırsa da çok etkilendim. Ruhu terk edip gitmiş, içi boşalmış bedenlerin gerçekçiliği olağanüstü. Alt sıradaki yere atılmış çorap ise bana Netflix'teki Big Mouth animasyon dizisindeki Andrew'un çoraplarını anımsattı. İzleyenler bir ergen erkeğin çoraplarla neler yapabileceğini bilebilir. ;)) Yapacak bir şey yok, sanat benim, istediğim gibi yorumlarım. ;)


Güldük eğlendik bir yana, ama bu sergi kaçmaz, ona göre. Mutlaka bu Pazar gününe kadar zaman ayırıp görün bu eserleri. Kuyruktan gözünüz korkmasın. Sanatsever insanların arasında olmak da insana iyi geliyor. Hem sonrasında kendinizi bizim gibi güzeller güzeli Kuzguncuk'a atabilir, orada kahve eşliğinde sergi sohbeti yapabilirsiniz. 

İyi gezmeler. 

NG Afyon'da Sağlıklı Bir Mola

29 Ekim'i Kaş'ta kutladıktan sonra 30 Ekim'de evi kapatıp, reçellerimiz, zeytinlerimiz, saksılar, bavullar, kalan kuru gıdalar ve buzluk, sırt çantaları, bilgisayar, vs ile birlikte, kısacası annemin deyimiyle "köy göçtü" tadında arabamıza yerleştik. ;) 10 saat yol gelip de İstanbul'un o çok sevimli akşam trafiğinde şehre girmek yerine bir gün Afyon'da termal sefa molası verelim demiştik. Çok da iyi yapmışız. Hatta bundan sonra Kaş'ta 29 Ekim kapanışıyla birlikte bunu da bir ritüel haline getirebiliriz diye düşündük. 


Aslında bu fikri aklıma sokan da özel sağlık sigortamın attığı kampanya maili oldu. Sağ olsunlar, durduk yerde termal ile tanışmış olduk. Yoksa ben ara sıra İsocum'a termale gitsek mi dediğimde bana "iyice babanneye bağladın İmge ya, yakında örgünü örerken 'hay yavrum ajansı aç da dinleyelim' falan dersin sen" diye dalga geçiyordu benimle. ;) Ama işin aslı hiç öyle değilmiş. Gerçekten yaşlı işi falan değil, a dostlar, bildiğiniz sefacılara uygun bir deneyim bana göre. 

Öncelikle benim gibi sıcağı seven biri için bildiğin cennet. 10 dakikalık termal banyo bildiğiniz 10 saat falan içinizi ısıtmaya yetiyor. Bu sene Ekim ayı serin geçtiği için Kaş'ta benim de içim sağlam üşümüş, hani bıraksalar termal havuzda uyurdum o derece! Zaten Ekim sonu İstanbul'a dönüşün en güzel yanı kaloriferli eve geçiş yapmak. Kaş'ta en son internetten sipariş verdiğim polar pijamalar, pofuduk çoraplar ve yorgana geçiş yapmıştım! Geçen sene böyle değildi yahu. Yoksa yaşlanıyor muyum?!! Eyvah! Hemen bu konuyu pas geçip otelden biraz bahsedeyim. ;)


NG Afyon Wellness & Convention'ın odalarından, yemeklerinden, temizliğinden, SPA alanından, personelinin kalitesi ve güler yüzlülüğünden çok memnun kaldık. Bize yol yorgunluğunu unutturdular, şımarttılar, canlandırdılar diyebilirim. Aliva SPA'da aldığımız birer saatlik masajların tüm zamanların en iyi ilk üçüne girebileceği konusunda İsocum'la hemfikir kaldık. Uzakdoğulu masaj terapistleri olağanüstüydü. Giderseniz mutlaka masaja da zaman ayırın. Otelin yemekleri ve kahvaltısı da hem zengin çeşide sahip hem de çok lezzetliydi. İlla ki bir olumsuz yorum yaz derseniz, alaturka dekorasyonunu yazabilirim, ama zevkler tartışılmaz, o yüzden bu da eksiklik sayılmaz, değil mi? Kendi otelim olursa böyle dekore etmem, deyip geçtim o bölümü o yüzden. Kısacası çok doğru bir seçim yapmışız. Herkese hizmet kalitesini gözü kapalı tavsiye ederim. 

Sadece yaşlılıkta ve hastalıkta akla gelmeliymiş gibi düşünülen termal suların aslında sağlıklı insanlar için de yaşam kalitesini artıran ve cilde, bedene ve ruha zindelik ve iyilik katan bir etkisi olduğunun farkında olmak çok önemli. Termal suların olduğu bir şehirde yaşıyor olsaydım kesinlikle güvendiğim bir SPA'ya üye olurdum.  Saymakla bitmeyen termal su faydalarına Aliva SPA'nın sayfasından da bakabilirsiniz. 

Bu arada bir gececik böyle bir yer için çok azmış, onu da görmüş ve anlamış olduk ilk termal deneyimimizde. Bundan sonra ya az az, sık sık, ya da yılda bir kez bir haftalık kaçamaklar planlasak diye konuştuk aramızda. Hatta ilk hedef Bursa olsa diyoruz bir boşluk bulur bulmaz. Hem Cumalıkızık köyü de merak ettiklerim arasında. Bir hafta sonuna hem köy gezisi hem termal sefası hem de iskender kebap sığdırmak kulağa harika geliyor bence. ;) Hem Bursa hem de diğer termal tatil alternatifleriyle ilgili önerileriniz varsa duymak isterim. 

E o zaman kendimizi bol bol şımartacağımız bir hafta olsun bu başlayan! ;)

Kaş'ta 29 Ekim Kutlamaları

Kaş'ta 29 Ekim kutlamalarının ne kadar harika olduğunu yıllardır duymamıza rağmen şimdiye kadar bir türlü denk getirip de görememiştik o coşkuyu. O kadar ki geçen sene bile ben yine dört ay Kaş'ta kalmama rağmen 29 Ekim sabahı dönmüştüm İstanbul'a (ertesi gün İsocum'un doğum gününde onu yalnız bırakmayayım diye) ve yine görememiştim kutlamaları. Bir yandan merak ederken orada neler olup bittiğini bir yandan da "tamam, coşkulu kutlama olabilir ama çok da bir şey kaçırmıyoruzdur canııım" diye kendimizi ikna etme çalışmalarımız devam etti yıllardır. Ama çok şey kaçırıyormuşuz! 

Üstelik bu sene 29 Ekim Pazar'a denk gelmesine rağmen, hava buz gibi, hatta tüm gün yağmurlu olmasına rağmen böyle bir kutlama yapıldığını anlatsalar abartılı bulabilirdim. Cumhuriyet Meydanı'na atılan masalarda yerini ayırtmış olarak ya da ayakta bayraklarıyla coşku içinde toplanan yüzlerce insana ek olarak ucu bucağı görünmeyen dev bir fener alayı da akşam saat 7'de meydana giriş yaptı. Marşlar, şarkılar, türküler, kaldırılan rakı kadehleri, atılan göbecikler, kahkahalar, gülen gözler... bayram gibi bayram dedirtti Kaş, helal olsun!



Uzun Çarşı da  dükkanlarının önüne atılmış masaları, hoparlörlerden yayılan keyifli müzikleri, tabi ki mezeleri, rakıları ve eğlence dolu muhabbetleriyle en güzel yerlerinden biriydi yine Kaş'ın.  Genciyle yaşlısıyla, çoluğuyla çocuğuyla, her kesimden insanıyla dev bir kutlama meydanının yanında burası da butik bir meyhane sokağı tadındaydı. ;) 



Uzun zaman sonra kendimi kalabalıklar içinde müthiş mutlu ve huzurlu hissettiğim bir gündü desem yalan olmaz. Bizimkiler izlediğimiz yıllardaki o çocuksu güven hissine döndüm hatta. "Aidiyet duygumu kazanmak üzereyim, İso!" desem de coşkuyla kocacığım beni iyi tanıdığı için "Merak etme, yarına geçer," diye karşılıksız bıraktı bu coşkumu. ;)

İşin esprisi bir yana, Atatürk'ün ve Cumhuriyet'in ne kadar kıymetli olduğunun farkında olan  ve eğlenmeyi bilen ve birbirine saygılı insanlarla bir arada ülkemiz için en önemli gün olan Cumhuriyet Bayramımızı kutlamak paha biçilmez güzellikteydi. Ne mutlu ki Atatürk'ün çocuklarıyız! Onun ışığında yürümekten gurur duyan, ona sonsuz bir minnet duyan, bizim için yaptıklarının değerini bilen insanlarız. Ve ne mutlu ki hiçbir şekilde tükenmeyecek kadar çoğunluktayız. Cumhuriyet ve Atatürk sevgisinin bu topraklarda ilelebet payidar kalacağını biliyorum. Seneye yine Kaş'ta aynı duygulara boğulmayı umuyorum. Bir kez daha kutlu olsun Cumhuriyet Bayramımız ve ruhu şad olsun en büyük "iyi ki"miz Atamızın. 

Seher ve Mevsim Hep Sonbahar

Uzuun bir aradan sonra herkese merhabalar! Kaş defterini bu sezon için de kapattıktan sonra -hayır hayır ağlamıyorum, gözüme bir şey kaçtı - İstanbul'a kavuştum yine Ekim sonunda. Şimdiden de gün saymaya başladım gelecek yaz için. Ne yapayım, ben kesinlikle güneş enerjisiyle, maviyle-yeşille-günbatımının kızıla kaçan tonlarıyla ve bacaklarıma sürtünen kedilerin enerjisiyle çalışan bir kadınım. Şehirde de kendimi kültür-sanat aktivitelerine vererek idare ediyorum işte. Bir yolunu bulup artık tadı kaçmış İstanbul'un da tadını çıkaracağız elbette, mecbur.

Son okuduğum iki kitaptan bahsederek açılışı yapayım o zaman. İlki tarzını ve duruşunu çok sevdiğim ve uzun zamandır (çocukluğumdan bu yana) konuşmalarını başından sonuna kadar dinleyebildiğim tek siyasetçi olan, mizah anlayışına hayran olduğum Selahattin Demirtaş'ın Seher adlı öykü kitabı. Adamın içinden nasıl bir yaratıcılık fışkırdı Tanrım, hapiste kalmaya devam etmesini isteyeceğim neredeyse! Resimleriyle ve yazılarıyla da var olmaya devam edebilir bence, hiç sakıncası yok. ;) On iki kısa öyküden oluşan kitapta kadınlar başrolde. Kadın meselesi, kadına verilmeyen değer, kadına kadın bile denememesi ülkenin ele alınması gereken en önemli ana başlıklarından biri ama herkesin de ele almaması gerekiyor bana göre. Kadının değerini, ülkesindeki kadına bakışı iyi bilen, kadınların yaşadıkları şiddeti, sorunları ve mağduriyetleri gören ve anlayan bir siyasetçinin kadın öyküleri yazması çok değerli. Duyarlı bir insanın samimi bir dille kaleme aldığı öyküleri içime dokundu. Böyle bir siyaset insanımız olduğu için de bir kez daha mutlu oldum doğrusu. İyi ki var ve iyi ki yazmış. 

İkinci kitap ise Kaş'ın iç açıcı havasıyla çok da uyumlu olmayan bir İran Devrimi dönemi romanı. Parinoush Saniee'nin Mevsim Hep Sonbahar adlı nefis romanını bir solukta okudum. Bu da aslında bir kadın hikayesi. Devrim sırasında savrulup dağılabilecekken ailesini ve kendisini bir arada ve ayakta tutmayı becerebilen çok akıllı bir kadın olan Masume'nin ana kahramanı olduğu bir roman. Bir dönem ve aile hikayesi, kısacası en sevdiklerimden. 

Ailesi ve ülkesinin şartlarında olabildiğince erkek egemenliğine karşı direnebilmiş ve üç çocuğunu çoğu zaman tek başına yetiştirerek onlara iyi eğitim koşulları ve daha medeni ortamlarda yaşayabilecekleri  fırsatlar sunabilmiş bir kadın Masume. Kitabın sonunda kendi karşısına çıkan aşk fırsatını da değerlendirmek için direnseydi daha da gözüme girecekti. Çocuklarının o noktada annelerine destek çıkmayıp, gayet muhafazakar bir şekilde karşı koymaları beni çıldırttı desem yeridir. Besle, büyüt, sonra önünde engel yaratsınlar. "Yıkılsınlar ayol karşımdan! Evlatlıktan reddederim valla. Unumu elemiş, eleğimi asmışım, o yaşta bir de aşkı yakalamışım, çoluk çocuk dinlemem, kaçar giderim!" (...dedi çocuksuz kadın. ;) ) Ama benim isyankar ruhum mu bu kadar celallendi bilmiyorum ama o çocuklar feci sinirimi bozdu benim. Bakalım siz ne düşüneceksiniz hikayenin sonunda. 

Eski bir İran atasözüymüş: "Kimse kendimiz için yaşamamızı istemez, herkes bizi kendine saklamak ister." Ne güzel, değil mi? Özverili olmak bir noktaya kadar güzel bir erdem olsa da temelinde "kendinden vermek" olduğu unutulmamalı. Dozu kaçarsa ortada insanın ne kendisi, ne hayatı, ne hayalleri, ne de umutları kalır. Bu da bir nevi yıkım sayılır. Mutlaka okuyun bu romanı, çok seveceksiniz. 

Fotoğraflardaki adeta abonesi olduğum deniz&ağaç gölgesi noktam da rüyalarıma girmeye başladı bile dün gece itibariyle. Ama artık sıcacık odamdaki okuma koltuğuma gömülerek okuma zamanıdır - ki kendisine de pek bir bayılırım. ;)

Japon Sevgili ve Mükemmel Yabancılar

Isabel Allende çok sevdiğim yazarlardan biri olduğu için son romanı Japon Sevgili'yi de çıkar çıkmaz aldım elbette. Kitabın kapağını hiç sevmemiş olsam da bu romanı severek okudum. Uzun zamandır bir aşk romanı okumadığım için de hikayeyi sevmiş olabilirim. Hikaye Nazi işgaline uğrayan Polonya'dan San Francisco'daki akrabalarının yanına gönderilen sekiz yaşındaki Alma Belasco'nun üzerine kurulmuş. Çocukluk sayılabilecek yaşlarda da o zengin akraba malikanesinde çalışan Japon bahçıvanın küçük oğlu Ichimei ile aralarında o dönemlerde başlayan aşkın Pearl Harbor  saldırısı ile, zengin kız-fakir oğlan olmaz düşüncesi ile, geleneksel Japon kültürü ya da Yahudilik'te dışarıdan biriyle birlikteliğe iyi bakılmaz kapalılığı ile sık sık kesintilere uğrasa da her iki taraf da ölene kadar devam ediyor. Bu aşkın detaylarını ortaya çıkaranlar ise Alma'nın yaşlılığında kalmayı tercih ettiği Lark House adlı lüks bakım evinde çalışan Irina ile ona yakınlaşmak için bu hikayeyi bahane eden torunu Seth oluyor. 

Irina'nın hikayesi de başlı başına bir roman bu arada. Yaşlı bakım evinde çalışmak için uygun bir karakter olsa da hikayesinin neredeyse Alma'nın hikayesini ezip geçecek kadar dramatik olması gerekir miydi bilemedim. Bir de Alma kadar bencil, sevmeyi çok da bilmeyen, kişiliğinin maddiyat tarafı maneviyat tarafına ağır basan, bireysel ve yalnız bir karakterin Ichimei'ye olan ruhsal bağlılığı bir tık inandırıcılıktan uzak gibi geldi bana. Ama bu kadın gerçekten bir harika yazıyor, dostum! Onun anlatımını ve dilini seviyorsan da bu gibi minik detaylara takılmadan bu romanı da severek okuyorsun işte. Öneririm.


Bir de film önerisi yapayım hemen ardından: Mükemmel Yabancılar (Perfetti Sconosciuti). Orijinal adından da anlaşılacağı üzere bir İtalyan yapımı. Konusu çok ilgi çekici ve güncel. Neredeyse tamamı üç çift ve herkesin tanışmayı beklediği sevgilisiyle ilgili bir mazeret uydurarak tek başına katılan bir erkeğin çiftlerden birinin evindeki yemekli bir dost buluşmasında geçiyor. Kadınlardan birinin artık hayatlarımızın cep telefonlarına bağlı olduğunu, teknoloji sayesinde yabancılaştığımızı ve paylaşımın, iletişimin azaldığını söyleyerek o gece birlikte bir oyun oynama önerisi sunmasıyla olaylar gelişiyor. Gece bitene kadar herkes telefonunu masaya koyacak ve gelen aramalarla hoparlörden herkese açık konuşacak ve gelen mesajları masadakilere okuyacak. Bakalım herkes birbirine karşı açık, dürüst ve hayatıyla ilgili şeffaf mı testi. 


Gerçekten harika bir film olmuş. Tiyatro oyunu tadında, çiftlerin birbirleriyle ilişkilerindeki sırlar, bireyler olarak başkalarına çizdikleri imajın ne kadar sağlıklı ve dürüst olduğu eğlenceli bir anlatımla sorgulanıyor. Cep telefonlarının hayatlarımızın kara kutuları olduğundan söz edilen filmde oyun da adeta bunu kanıtlıyor. O zaman sırlar dökülsün ortaya! Dost meclisinde sevdiceğiyle birlikte bu oyunu oynamaya cesareti olan var mı bakayım? Parmakları görelim! ;)

İyi hafta sonları!

Sergi Haberi: Ucu K-açık

Buket Aslantepe, 1971 yılında Bilecik'te doğdu. 1991-1995 yılları arasında Ankara Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Zahit Büyükişleyen Atölyesi'nde yüksek öğrenimini tamamladı. 1996 yılında Almanya'ya yerleşti ve halen çalışmalarını Stuttgart'ta sürdürüyor. 



Eserlerindeki ana figür, gerçek ile hayal dünyası arasında gidip gelen, provokatif ama bir o kadarda ürkek ve duygusal ruhunun ucuna birazda erotizm dokundurarak, içindeki karmaşayı dışa yansıtan "kadın" dır. Resim ne vakit "kendine has" bir resim olur? Başka resimlerden zorlanmadan ayrıldığı vakit elbette. Sanatçının eserlerindeki figürler, geçmiş ile bugün arasında gidip gelirken, kimi zaman yalın ifade edilmiş, kimi zaman da gerçeküstü üslubu ile her figüre ayrı bir karakter katılmıştır. İlk bakışta çirkin, deforme edilmiş olarak algılanan tiplemeler, bizi resme tekrar bakmaya itiyor. İçindeki duygusallığı, toplum içindeki yalnızlığı ama bir o kadar da coşkuyu, aşkı, abartıyı, fanteziyi o zaman yaşıyoruz. Ve birden kendimizi o sahnenin bir köşesinde buluveriyoruz . Gördüğümüz çok hoşumuza gidebilir, işimize gelmeyebilir de... 



Buket Aslantepe'nin “Ucu - K - açık” isimli resim ve seramik sergisi 18 Ekim'de Galeri Selvin'de açılıyor. Sergi 12 Kasım'a kadar izlenebilir. Galeri Selvin, Pazar günleri hariç 11:00 – 18:00 saatleri arasında açıktır.

İyi gezmeler.

Sergi Haberi: Aile Portresi

Ufuk Boy "Aile Portresi" başlıklı heykel sergisiyle Galeri Selvin 2'de.

Son sekiz yıldır hayvanların temsili çalışmalarının önemli bir parçası olmuş sanatçı; çalışmalarının ilk zamanlarında sadece genel bir hayranlık duygusunun ön planda olduğunu ve temsili olarak ‘’özgürlük’’ düşüncesi ile onları izlemekte olduğunu belirtmektedir. Ufuk Boy, zamanla bu eğilimindeki farkındalığın arttığını ve bu doğrultuda artık izlemenin de ötesinde hayvanları form olarak temsil etmesinin bir ihtiyaç halini aldığını söyler. Bu sürecin devamı da bu söylemini doğrulayacak şekilde eserlerinin sadece hayvan biçimlerinin üremesi ile sınırlı tutmayıp doğa ve onunla olan ilişkisini de kavrayabilme biçimlerinin ifadesi haline dönüştürdüğü görülür. 



Ufuk Boy, insanoğlunun yaşadığı gezegen üzerindeki tutumunu ‘’meydan okumak’’ olarak değerlendirir ve bu meydan okumanın tam da yaşamın diğer biçimlerine saygı duyma ihtiyacını vurgular nitelikte önem kazandığını söyler. Bu söylemini de tutumuyla aynı doğrultuda hayvanlara dikkat çekerek, kendisini merkeze koyarak onları temsil etmesiyle destekler. Çünkü sanatçı için: ‘’Yaşamın diğer biçimlerine saygı duyma, kendime de anlam ve saygı verme biçimidir.’’ Sanatçı yaşadığımız bu gezegeni paylaştığımız diğer formlarla birlikte ailenin bir parçası olarak ‘’animalia’’ sergisinde, serbest ve sınırsız göçmen kuşları, ölü hayvanları, insan şartlandırmasının kurbanlarını (boğalar) temsil etmektedir. 



Ufuk Boy'un "Aile Portresi" isimli heykel sergisi 18 Ekim'de Galeri Selvin 2'de açılıyor. Sergi 12 Kasım'a kadar izlenebilir. Galeri SelvinPazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır.

İyi gezmeler.

15. İstanbul Bienali: İyi Bir Komşu (2)

Gelelim Bienal'in gezdiğim ikinci durağı olan Galata Özel Rum İlkokulu'ndaki çalışmalara. Favorim Güney Afrikalı Lungiswa Gqunta'nın Çimen adlı çalışması. Bienal'in şu ana kadar gördüğüm bölümünün bile gönlümdeki favorisi diyebilirim. Ters dönmüş ve yarısı kırık Coca Cola şişelerinin içine yeşil bir sıvı doldurulmuş kare bir alan Güney Afrika'da sadece zengin ve beyazlar için bir ayrıcalık olan yeşil alanları, yani çimeni temsil ediyor. Aynı şekilde ülkede zengin kesimin evlerinin duvarlarının üstünde hep kırık cam şişeler dizili olurmuş. Bu da yoksul, siyahi kesimden yabancıların evlere girmesini engellemek içinmiş. Kapitalist dünya düzeninin yarattığı bu adaletsiz ve acımasız yaşantıyı da en iyi simgeleyecek şeyin kaptalizmin bir numaralı markalarından Coca Cola şişelerinin kırıkları olacağını düşünmüş sanatçı. Nasıl güzel bir anlatım! 


Gelelim diğer aklımda kalan işlere. Aşağıda solda Mark Dion'un İstanbul'un Dirençli Deniz Yaşamı ve İstanbul'un İnatçı Otları adlı suluboya resimler bulunuyor. Böylesi kirli ve çarpık kentleşmiş bir şehirde hâlâ direnebilen denizdeki ve karadaki tüm canlılara selam olsun! Sağdaki oluklu galvanize sac levhalar ise Toplama Merkezi'ni temsilen Olaf Metzel tarafından yapılmış.   


Aşağıdaki resim dizisine de bayıldım. Andrea Joyce Heimer, 80'li ve 90'lı yıllarda ABD'nin Montana eyaletindeki Great Falls'da yaşamış. O yıllarda semtinde yaşanan olayları yanında minik hikayeleriyle anlatmış bize. Örneğin, biri siyah diğeri beyaz iki komşu evin sınırındaki bir gül ağacı kesme olayında aslında meselenin güllerle ilgili olmadığını söylüyor sol üstteki resimde. Hemen yanında ise "Bizim evde ve bildiğim diğer evlerde, evi yeniden dekore etmek, aslında pek bir şey değiştirmeden değişimi zorlama yoluydu," demiş Heimer.  Buna benzer yedi hikayenin olduğu odayı çok sevdim ben. Mutlaka görmelisiniz. 


Önce sol taraftaki gibi eski bir ev havasında döşenmiş odalardan geçip, daha sonra sağdaki gibi pastaların ve DVD'lerin raflarda dizili olduğu bir mağazaya geçiş yaptığınız yerleştirme için biraz sıra beklemeniz gerekebilir. Jonah Freeman ve Justin Lowe'ın çalışması, çok da anlayamadan sevdiklerimdendi. ;) Her toplumun kendi içinde barındırdığı farklı gençlik kültürlerini anlatmak istemiş sanatçılar. Kendilerine has eğlenceleri, sporları, kullandıkları argolar, giyim-kuşamları sosyal toplulukların bu kültürlerde kendilerini ifade etme şekli olarak var oluyor. Aşağıda da Kaliforniyalı gençlik kültürlerini mimari ve sinemasal bir yaklaşımla bize sunduklarını görüyoruz. Yani açıklamayı okuduktan sonra anlayabildiğim kadarıyla. ;)  


Son olarak aslında girişteki ilk salonda yer alan ve içinde canlı performans da barındıran Eşyaların Etki Alanı adlı yerleştirmesinden bahsedeyim dedim. Pedro Gomez-Egana'nın bu çalışmasında rayların üzerine inşa edilmiş bir ev ortamı var. Rayları oynatarak o ev ortamını değiştiren, bozan, hareketlendiren yeraltı insanları da bu yerleştirmenin bir parçası. Oda çok karanlık olduğu için fotoğraflarda o sanatçılar seçilmiyor olabilir. Şu linkten daha net görebilirsiniz. Sanatçı, yeraltını hem bir sığınma hem de yukarıdaki mekana hayat veren bir etkinlik ve haz yeri olarak yorumluyor. Hem kendimizi koruduğumuz hem de yaratıcılığımızı artıran ve bizi özgürleştiren bir yer aslında "yeraltı". Yani yeraltına bir nevi övgü niteliğinde bu çalışma da.


Galata Özel Rum İlkokulu'ndaki çalışmalardan aklımda kalanları sizlerle paylaştım. İstanbul'a döner dönmez de Pera Müzesi'ndeki bölümüne uğramak var planlarım arasında. O zamana kadar buradaki Kaş Kültür Evi sergileriyle idare edeceğiz artık, n'apalım. ;))

İyi hafta sonları!

15. İstanbul Bienali: İyi Bir Komşu (1)

15. İstanbul Bienali'nin temasının İyi Bir Komşu olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama bir bienali temayı bilerek girer, temayı unutarak çıkarsınız derler. ;) Kim der diye sormayın, biz genelde her iki yılda bir bu duyguyu yaşayarak çıkar, sonrasında oturup gördüklerimiz üstüne düşündükçe daha net bağlantılar kurmayı beceririz. Bu kez aslında temayla eserler arasında bağlantı kurmak nispeten daha kolaydı bile diyebilirim. Sadece afişler biraz yanıltıcı oldu benim için. "İyi bir komşu sizin gibi yaşayan birisi midir?", "iyi bir komşu sizi rahat bırakan mıdır?", "iyi bir komşu nadiren gördüğünüz birisi midir?" falan gibi tanıtım cümlelerini görüp küresel ve doğasal bazda düşünmeyip baya mahalleye odaklanarak gitmişim ben. ;P Ellerimi ovuşturarak "ay en sevdiğim konular bunlar, iyi bir komşu yüksek sesle müzik dinlemeyen midir, otuz tane ayakkabıyı giriş kapısı paspası üstüne yığmayan mıdır, kızının başını on yaşında örtüp okuldan almayan mıdır" falan gibi konulara el atılacak derken sanatçıların çok daha geniş ve derin bakış açıları olacağını göz ardı etmişim. Bakalım onlar hangi konulara el atmışlar? Bienal yazı dizisinin ilk bölümünde İstanbul Modern'deyiz. 


Altta ortadaki figür hepimiz için çok tanıdık olsa gerek. Güney Vietnam'ın Kuzey Vietnam'ı bombalaması sırasında çırılçıplak kaçışan çocukların olduğu o meşhur fotoğrafı bilirsiniz. İşte o fotoğraftaki çocuklardan birinin fildişi heykelini yapmış Adel Abdessemed. Evini, huzurunu, onurunu, yaşamını yitirmenin ne demek olduğunu, acı ve şiddetin trajik zaman dışılığını böyle anlatmış. Solunda Alper Aydın'ın buldozer kepçesinin yığdığı ağaç gövdelerinden oluşan çalışması insanoğlunun "ilerleme" adını verdiği şeyin yol açtığı tahribat ve yıkıma dikkat çekmekte. İstanbul gibi şehirlerimizde sıkça tanık olduğumuz bir doğa tahribatı bu. Sağda ise Kemang Wa Lehulere adlı Güney Afrikalı sanatçının Kuşların Konferansı çalışması yer alıyor. Artık var olmayan ülkeleri temsilen on altı karatahta ve kuş evi  ve tahta okul sıraları ile hem günümüzdeki toplanma özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar hem de kurumsal ırkçılık ve adaletsizliğin mirası gözler önüne serilmiş. 


Latifa Echakhch'nin Silinen Kalabalık adlı karşılıklı iki duvar enstalasyonunu çok sevdim. Sanırım bana Gezi'yi hatırlattığı için. Sanatçı son dönemde dünyanın her yerinde demokrasi, protesto ve politik ilerleme gibi ideallerin kötücül güçlerin darbeleri altında nasıl bir bozulmaya uğradığını araştırıyor.  


Çok sevdiklerimden biri de Victor Leguy'un Görünmez Sınırlar için Yapılar'ı oldu. Sanatçı aynı tür bir projeyi Brezilya'da da gerçekleştirmiş. İstanbul'da ise yaklaşık 3,5 milyon Suriyeli mülteci ile benzer bir çalışma yapmış. Bunun için mültecilerin ağırlıklı olarak uğradıkları Fener semtindeki The Pages adlı kitapçı ve kafede tanıştığı insanları kendisiyle bir şeyler değiş tokuş edip, bir de hikaye paylaşmaya ikna etmiş. Sembolik görünmezlik koşullarına, bilgi, anlatı ve tarihlerin üzerinin örtülmesine atıfla bu objelerin de bir kısmını beyaza boyamış. Adeta uzun bir duvar boyunca beyaza boyalı bir ufuk çizgisi yaratıp altında ise üstü örtülü kalanları bırakmış.  


Aşağıdaki objeleri görür görmez bir metamorfoz durumu olduğunu anlayacaksınız. Ama neymişler de ne olmuşları kestirmek biraz güç. Biri zaten klozetmiş, daha ne olsun, di mi? :P Kaari Upson sokağa atılmış, atılırken zarar görmüş ve dönüşüme uğramış mobilyalar ve eşyalar üzerinden hem eve ait olanın tanıdıklığını hem de karşıtının ayartıcılığı ve bilinemezliğini anlatmış. 


Kapanış olarak aşağıdaki dört ayrı çalışmayı seçtim. Sağ üstteki Iraklı Mahmoud Obaidi'nin Sevişme Savaş tablolarından biri. Ayrıca Galata Rum İlkokulu'nda Kompakt Ev Projesi çalışması da bulunuyor. Bir medeniyetin kurulması binlerce yıl alırken yıkılması ise sadece birkaç dakika sürer, diyor tam da savaşın içinden gelen sanatçı. Sol altta ise adını çok enteresan bulduğum için paylaştığım ama hiiiç bir şey anlamadığım bir tablo var. O kadar ki lahana buğulamayı bile bulabilmiş değilim! ;) "Evde, lahana buğulamanın kokusunun rahatsız etmediği yerde, babamdan aşağıda sadece benim olduğum yerde" diye eser adı mı olur demeyin. Mirak Jamal yapmış ve olmuş. 


Sağ alttaki hamamda oturmuş sekiz çift bacak da sık gördüğünüz Bienal eserlerindendir diye tahmin ediyorum. Candeğer Furtun'un bu oturan adamları - öyle iki yana açarak anca adamlar oturur tabi!- hamam dışında toplu taşıma, bekleme odası, kamusal ya da özel başka alanlarda da oturuyor olabilirler. Türkiye'nin sekiz komşusunun alegorik bir temsili de olan bu bacaklar aynı zamanda eril gücün gizli kapaklılığı ve dışlayıcılığını da bünyelerinde barındırıyorlar. 

Ve son olarak sol üstte ise Rayyane Tabet'in Kil Ayaklı Dev Heykel adlı enstalasyonu var. Bu sütunları Beyrut'ta bir hurdalıktan bulan sanatçı onların büyük bir aile evine ait olduğunu öğreniyor. Bir emlak spekülatörü evi almak istemiş ancak mirasçılar arasında uzlaşma sağlanamayınca bunu başaramamış. Ancak Beyrut mülkiyet yasalarına göre çatısı olmayan ev ya tamamen yenilenmek ya da satılmak zorunda olduğu için birkaç işçi tutup evin çatısını bir gece ansızın yıktırıvermiş. Böylece üstüne yaptıracağı gökdelenin önündeki engeli de kaldırmış tabi. (çakal rantçı her yerde aynı demek!) O evden kalan bu sütunlar da kapitalist düzenin yarattığı yıkımdan arda kalanlar olarak bizlere ulaşıyor.

Sırada Bienal'in Galata Rum İlkokulu'ndaki bölümü var. Ama önce biraz deniz molası vereyim ben. ;)

Size iyi gezmeler!

Soframda Bir Melek

Kaş günlerim de kitaplar, filmler ve dizilerle dopdolu geçiyor tahmin edebileceğiniz gibi. Her zamanki ben işte aslında. ;) Son okuduğum otobiyografik roman da Yeni Zelandalı yazar Janet Frame'e ait Soframda bir Melek idi. Yazarı hiç tanımadan, sadece arka kapağındaki yaşam öyküsüne bakıp almaya karar verdim bu tuğla gibi romanı ve hiç de pişman değilim. Oldukça sıradan gibi görünmesine rağmen aslında çok etkileyici bir yaşam öyküsü var Janet Frame'in. Yanlış teşhis sonucu yedi yıl boyunca Seacliff Akıl Hastanesi'nde yatmış ve ödül alan öykü kitabı sayesinde lobotomi ameliyatından kıl payı kurtulabilmiş, yoksul bir aileden gelen, son derece yalnız ve çekingen bir kadının kendi kaleminden yaşam öyküsünü okumanın ilgi çekici olduğunu tahmin edersiniz. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarından başlayarak, akıl hastanesi dönemi ve sonrasında gerçek anlamda yazar olma serüveni ve bu sırada Avrupa'ya yaptığı yolculuğu uzun ama çok keyifli bir dille anlatılmış. Ben çok severek okudum.  


Alıntılar:

- Bir senfoniyi dinlemenin, bütün o ilerleyişi, o özel biçimi, o sessiz ve gürültülü anlarıyla bir kitap okumak gibi olduğunu neden daha önce bilmiyordum? 

-  Ölüm yokluğun dramatik bir şekilde tamama erdirilmesidir; dil de neredeyse o kadar etkili olabilir.

- ...sürekli hayal dünyasında yaşamak konusunda kişisel bir deneyimim olmasa da hayal gücünü tutarlılıkla bir tutan insanlar tanımıştım. O zaman özgürdüler, ama hiçbir yerde değillerdi...

- ...psikiyatristlerdeki gücün ve dikkatin nitelikli olmasının yollarını düşündüm: İnsani özellikleri düzenli olarak denetlenmeli ve denenmeliydi bence; çünkü insanlıklarını yitirdikleri takdirde, psikiyatri, politika ve benzeri meslek virüslerinin (kendilerinin Tanrı olduğu inancının) bulaştığı çıkarcı işletmeciler haline gelebilirlerdi.  

İyi okumalar ve iyi haftalar diliyorum. 
Ben de bol koşturmacalı bir haftadan sonra Kaşım'a kavuştum dün öğleden sonra. O yüzden bana zaten iyi bir hafta olur herhalde. ;)

Sergi Haberi: Derin

Ekin Deveci ‘’Derin’’ isimli solo sergisi ile 28 Eylül - 21 Ekim 2017 tarihleri arasında Derinlikler Sanat Merkezi’nde…

Derinlikler Sanat Merkezi sezonun ilk sergisine Ekin Deveci ile başlıyor. Sanatçının daha evvelki insan bedenini konu alan resimlerinden ziyade bu sergisinde en derinde yaşayan deniz canlılarını göreceğiz.




İnsan ve hayvan vücudundaki yaşamsal bağlar birbirlerine çok kuvvetli bir şekilde tutunmuşlardır. Bu bağların her biri birbiri ile sonsuz bir döngü ve uzantılarla bağlıdır. Aralarında hiçbir kopukluk yoktur. Bazen damarlar, lifler, sinir bağları bazen hücresel dokular sanatçının eserlerinde bizi kendine bağlar. Mavinin derin algısında görünmeye başlayan bağlar sanatçının resimlerinde yaşamın kaynağı gibi dokularda ortaya çıkmaya başlar. Dairesel formlarda kemik ve hücresel yapılar temsil ettiği varoluş ile toplumsal yaşamda ki kopukluklara bir tepkidir aslında. Birbirine sımsıkı bağlı dokular, mavi bir dışa vurumun sessiz ve soğuk bir çığlıklarıdır.



Ekin Deveci

1980 yılında Karaman’da doğdu. 2003’de Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Resim-İş Öğretmenliği’nden mezun oldu. 2007’de Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Güzel Sanatlar Eğitimi Resim Öğretmenliği’nde yüksek lisansını, 2013’te doktorasını tamamladı. 2010 yılında Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümüne Öğretim görevlisi olarak atandı. Erciyes Üniversitesi Ulusal Resim Yarışması Mansiyon Ödülü, 3. International Balaton Szalon Resim Yarışması Jüri Özel Ödülü ve 5. International Balaton Szalon Resim Yarışması Birincilik Ödülü olmak üzere 3 ödül kazanmıştır. Sanatçının birçok koleksiyonda eseri bulunmaktadır.

Hacı Emin Efendi Sok. No.72/1 Teşvikiye Şişli İstanbul
(212) 291 82 55 | 

Sergi Haberi: Önüm Arkam Sağım Solum

adas, Eylül ayında 15. Istanbul Bienali ile eşzamanlı olarak, uzun yıllardır Hamburg’da yaşayan ve çalışan Türk sanatçı Şakir Gökçebağ’ı “Önüm Arkam Sağım Solum” isimli solo sergisiyle ağırlıyor.

Şakir Gökçebağ son bir kaç yıldır ürettiği eserlerinden derlediği sergisinde tam da kendinden beklenildiği gibi, hepimizin bildiği basit günlük kullanım eşyalarının potansiyel yaratıcılıklarını sorgulayarak, onları alışmadığımız türde sanatsal ve görsel bir şölene dönüştürüyor. Hepimizin çevresinde her gün beraber olduğumuz hazır nesneleri kendince bir süzgeçten geçirip, bilmediğimiz yeni bir dünya öneriyor. “Elbette bu sınırsız bir dünya... Nesnelerin yeteneklerini bilirsek, onlara saygı duyarız; onlar göründüklerinden daha yaratıcı ve değerlidir” diyor Gökçebağ. Alışılmış görüntülerden rahatsızlık duyan sanatçı, normal olmayan tanıdık nesnelerin hayatı daha yaratıcı, sorgulayıcı, hoşgörülü ve dayanılır kıldığında inanıyor.

Four of a Kind

2016 yılında Almanya’nın en prestijli sanat ödüllerinden Leo Breuer ödülüne layık görülen Gökçebağ, sergi ile eş zamanlı olarak Alman Distanz yayınevi tarafından basılan kişisel kitabını da bu sergi sırasında izleyicilerine tanıtacak.

“Önüm Arkam Sağım Solum” 21 Ekim 2017’ ye kadar görülebilir.


Ziyaret saatleri: Haftaiçi Salı – Cumartesi 10:00 – 18:00
Adres: adas, Çalışkan sk No 33, Seyrantepe, Istanbul


Sergi Haberi: İstanbul İstanbul

Kasım'a kadar İstanbul kültür-sanat sezonunu açamayacak olsam da sergi ve tiyatro haberleri mailime bir bir geldikçe içim gitmiyor desem yalan olur. Benim yerime siz gidin de gözüm arkada kalmasın, e mi? Gelince ben hızla telafi çalışmalarına başlarım zaten. ;)
***
İ B R A H İ M T A Y F U R
İ S T A N B U L
İ S T A N B U L
15 Eylül – 5 Ekim

Dünyaya bir kez bakmak zorundaysan sadece İstanbuI’a bak!
AIphonse de Lamartine


Küratörlüğünü Agop Egoyan’ın yaptığı; İbrahim Tayfur’un ‘İstanbul İstanbul’  isimli sergisi 15 Eylül’de Maksut Varol Sanat Galerisi’nde açılıyor!

Sergide, Sanatçı İstanbul’daki dinamizmi, oluşturduğu yeni tarzı ile tuvale aktarıyor. Sanatçı İstanbul’u anlatırken resimlerinde büyük önem arz eden sembollerin birim tekrarlarını, yalın ve arınmış kompozisyon düzeni ile uyguluyor. İstanbul’un kalbi sayılabilecek Balat’taki atölyesinde ürettiği bu eserler; sürekli hareketli ve dönüşen bu şehre kuş bakışı bakmamızı sağlıyor.

''İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş

Bedri Rahmi Eyüboğlu


İbrahim Tayfur’un ‘İstanbul İstanbul’ isimli sergisi, 5 Ekim’e kadar Maksut Varol Sanat Galerisi’nde görülebilir. Adres:Akkavak Sokak, Tunaman Çarşısı, Nişantaşı, İstanbul

***
İyi haftalar ve iyi gezmeler. 

Kitaplar- Ve Masaj, Ve Dondurma, Ve Reng-i Su ;)

Son dönemlerde okuduğum iki kitap önerisine ek olarak iki de sefa önerim olacak sizlere. Önce kitaplar! Necati Cumalı'nın Viran Dağlar adlı romanını bir solukta okudum. Balkan Savaşı döneminde Makedonya'daki yaşamı ve aslında dağılma ve kopuş sürecini nasıl güzel bir dille anlatmış yazar. Goriçka Beyi Zülfikar Bey'in ana karakter olduğu romanda genç ve mert bir delikanlı ve asker olarak kendisine ve ailesine hayran kalıyorsunuz. Manastır'da ve Selanik'te geçirdiği hareketli ve eğlenceli yaşamın anlatıldığı bölümler de dönemin kültürel ve sosyal yaşamı hakkında verdiği bilgiler açısından çok ilgi çekiciydi bana göre. O sayfaları okurken aklım Atatürk'ün de o dönemlerde oralarda nasıl bir yaşam sürmüş olabileceğini düşünmeye de kaydı sık sık. O dönemin sosyal yaşamında da fırtınalar estirmiştir Atam bence. Ah ki ne ah! ;) Zülfikar Bey de onu örnek alan, gerekirse onunla birlikte savaşa katılmak isteyen genç beylerden biri olarak tam da izinden gitmiş son anına kadar zaten.  Hikayenin sonunda öfke ve üzüntü duyarak kapanış yapmış olsam da kesinlikle okunması gereken harika bir roman olduğunu söyleyebilirim. 



Bu arada minik bir not: Fransızlar 2005 yılında Balkanların Son Beyi adında dört bölümlük bir TV dizisi olarak uyarlamışlar bu güzel romanı ve biz Türkler ortak yapımda yer almamayı tercih etmişiz. Şaşırdık mı, tabi ki hayır!   

Neyse, gelelim blog -ve son zamanlarda Instagram- dünyasından uzun zamandır takip ettiğim Meltem Yaşar'ın, nam-ı diğer Pigmelerle Dans'ın aynı adlı ilk kitabına. Afrika macerasını çok tatlı bir dille anlatan bu hem çok çılgın, hem de çok duygusal kadının hikayesini ilk ağızdan dinlemek çok keyifliydi. Açıkçası hayallerim arasında onunla Uganda'da bir goril safarisine çıkmak da var, ama bakalım sıra gelecek mi onu gerçekleştirmeye. ;) Okunan kitapları İsocum'la İstanbul'a gönderdiğim için bu kez alıntılar yok. Ama zaten onun her Instagram postu bile keyifli bir alıntı sayılabilir. Şimdiye kadar takibe almadıysanız, alın derim => Pigmelerle Dans. Pişman olmayacağınız gibi yeniden olmadık hayaller kurmaya başlayabilirsiniz. ;)



***
Şimdi kısa kısa Kaş'taki hayatınıza tat katacak birkaç önerim olacak. İlki Hidayet Koyu'ndaki keçi sütlü dondurma. Blanca Beach'i hepimiz protesto ediyor, gürültüsü ve kalabalığından haz etmiyor, yayılmacı politikasıyla etrafındaki koylara bile uzanacağından korkuyor olsak da iki gerçeği inkar edemeyiz: 1) denizi harika, 2) dondurması harika. O zaman ne yapacağız? Ya benim gibi sabah ya da akşam denizine gidecek; ya da işletmeyle çok da muhatap olmadan bu güzelliklerden yararlanacağız değil mi? Öyle komple "protesto ettim, gitmiyorum" falan olmaz. O zaman senin gitmediğin yeri tamamen topuklulu, fönlü ablalar, çıstak abiler doldurur, gerçekten korktuğun başına gelir ve gidemezsin, bak demedi deme. Tamam, korkutucu gelişmeler oldu son iki yazdır, ama o gelenler kalıcı değil Kaş sever kardeşim. Neyse, bu konuyu ayrıca yazacağım demiştim daha sonra. Şu an konumuz dondurma ve gerçekten enfes bir keçi sütlü dondurma. Mutlaka deneyin.  


Sırada masaj önerisi var. Klasik masaj değil de reiki ve Thai masajı teknikleri karışımı bir masaj ile rahatlamak, daha da doğru bir ifadeyle şifalanmak isterseniz hemen Esin Cancırık'ı arıyorsunuz. E-mail adresi ve telefonu aşağıdaki görselde var. Ben iki defa gittim ve ikisinde de bambaşka bir güzellikte çıktım seanstan. Ekim ayında İstanbul'a dönmeden bir kez daha uğramayı düşünüyorum - daha güçlü bir seansa ihtiyacım olacak o zaman! Hatta hipnozla yeniden İstanbul aşkı duymamı sağlatabilecek bir terapi varsa ona katılmalıyım belki de. ;) Yağ kullanılarak masaj yatağında değil, yağsız ve yer yatağında yapılıyor ve alıştığınızdan farklı bir tarzda bir masaj. Sonra duymadım, bilmiyordum olmasın. ;)


İnstaStories'de paylaşıp kaybolup gitsin istemediğim için burada da yazmak istediğim bir diğer yaratıcı adres de Reng-i Su Atölyesi. Dilber Kartal'ın bu atölyesinden Kaş Kültür Evi'nde açtığı kişisel sergisi sayesinde haberdar oldum. Sergiyi de son gününde gezdiğim için burada duyurmaya fırsatım olmadı. Ama soyut çalışmalarına isimler değil şiirler veren ve harika işler çıkarmış, genç bir kadın var karşımızda sonuçta, sözünü etmeden geçmem olmaz! 


Hocası Burhan Ersan tarafından geliştirilmiş Reng-i Su adını verdikleri o ilginç tekniği atölyesinde ilgilenenlerle paylaşıyor Dilber Kartal. Blogunu açıp okumazsınız,biliyorum. :P Ama bahsettiğim çalışmalarını görmek için Instagram hesabına bir göz atabilirsiniz. Daha fazlası içinse Kaş-Kalkan yolu arasındaki atölye sizleri bekler. 

O zaman ben daha fazla burada durmayayım, denize gideyim, değil mi? ;)

Ah O Güzelim Bükler.. En Çok da Palamutbükü

Datça'da geçirdiğimiz üç günün ikisini büklere ayırdığımızdan söz etmiştim. İkinci gün günübirlik ziyaret ettiğimiz bükler Hayıtbükü ve Kızılbük oldu. Aslında bu ikisi dev bir koyu paylaşan iki küçük koy gibiler. Hayıtbükü tarafındaki pansiyonlardan birinde kahvaltımızı yapıp sabah denizine girdikten sonra öğleden sonramızı Kızılbük Ahşap Evleri'nin de plajının bulunduğu Gabaklar Koyu'nda geçirdik. Bu ikisi birbirine yürüme mesafesinde olsa da dik bir iniş çıkış olduğu için araçla gitmeyi tercih edebilirsiniz. Bu arada Hayıtbükü pansiyonlarındaki kahvaltılar açık büfe olarak geçse de çok zayıf kalıyor ve fiyatları da bizim Bi Lokma'mızla aynı.. ki Bi Lokma'nın kahvaltısını bilen bilir, içinde pişiden sucuğa, hellim ızgaradan böreğe, bal kaymaktan cevili ezmeye yok yoktur. O yüzden oralarda "vay be, bu doğallığın içinde ne köy kahvaltısı gelir şimdi" diyerek beklentileri yüksek tutmayın, Kaş'ta da "Bi Lokma çok pahalı" falan diyerek yılların güzel işletmesini üzmeyin hani. ;)   


Kızılbük Ahşap Evleri, uygunluk olsaydı kalmak istediğim yerlerden biriydi. Hem önündeki Gabaklar Koyu'na, hem doğanın içinde ve doğayla uyumlu o güzelim evlerine, hem de tesisine bayıldık. Koyu gölge alanları, rahat şezlongları, lezzetli yemekleri ve iyi servisiyle tam not verdik hatta. Öğlen yediğimiz sarımsaklı Yunan usulü kalamar Datça'da yediğimiz en güzel şeyler listesinde ilk üçe kesin girer. Yanında gelen ev yapımı ekmek ve çağla mezesi de harikaydı. Bizim için en olumsuz yanı inanılmaz çok çocuklu ailenin olmasıydı. Gerçekten de öğleden sonra huzur falan kalmamıştı artık plajda. İkincisi de ne yazık ki çok rüzgarlı bir güne denk geldiğimiz için biraz tepe sersemi olmamızdı. ;) Rüzgarla birlikte hareketlenen denizin azıcık bile bulanmaması, tertemizliği, rengi ve serinlik derecesi nefisti bu arada. Yine gitmek istediğim yerlerden olduğu kesin. 


Üçüncü gün kahvaltımızı bile yapmadan bir gece kalacağımız Palamutbükü'ne doğru yola çıktık. Burada Merhaba Apart'ta kaldık. Tertemiz, zevkli bir aile apartı olsa da bir dahaki sefere daha merkezi bir yeri, harika bir plajı ve nefis kahvaltısı, yemekleri olan Badem Motel'de kalalım diye not düştük kendimize. Ama nerede kalırsanız kalın Palamutbükü'nün o güzeller güzeli denizine bayılacaksınız. Benim için bir tık serin olsa da girince alışıyorsunuz - ciddiyim, valla sizi kandırmıyorum. ;)) Renk ve berraklık da tam olarak aşağıda gördüğünüz gibi işte.  


Palamutbükü koy boyunca sıralanmış minik pansiyonların, apartların ve onlara ait restoranların bulunduğu, diğerlerine göre nispeten büyük bir koy. Koyun en ucunda Emel Sayın'ın sitesi diye bilinen o meşhur yazlık site var. Ondan hemen önce ise yine çok meşhur Mavi Beyaz Otel bulunuyor. Beyaz ince çakıllı plajı, masmavi denizi ve Yunan Adaları'ndaymış gibi hissettiren mavi panjurlu beyaz evleriyle adıyla tarzıyla çok hoş görünen bir otel. Merak ettiğim yerlerden biriydi, ama şahsen Palamutbükü'nde nispeten lüks sayılabilecek bu otelde kalmak yerine merkezdeki minik pansiyon ya da motellerde kalmak çok daha oranın ruhuna uygun göründü bana. 


Köy ürünleri satan minik dükkanlar ve stantlar dışında alışveriş yapabileceğiniz bir yer yok. Keçi sütünden ballı bademli dondurmasının methini duyduğum için denedim ama bence bir numarası yoktu. Onun kralını Kaş'ta Hidayet Koyu'nda yiyebilirsiniz, not edin bir yere. ;) Plajlarda, restoranlarda ya da herhangi bir yerde saçma sapan müzik sesi duymayacağınız, hatta neredeyse çıt çıkmayan sakinlikte bir koy burası. O kadar özlemişiz ki bunu. Sadece rüzgarın ağaçlarda yarattığı hışırtılar, denizin çakıl taşları üzerindeki hafif şıkırtısı eşliğinde öylece uzanmak ve kitap okumak. Bu sene Kaş'ta daha az kitap okuyabilmemi bile plajların gürültüsüne bağlıyorum şahsen. 

Palamutbükü gününde öğleden sonra yarım saatlik bir yüzme molası için üstünde hiç tesis olmayan ve arabayı yola park edip kayaların arasında oluşmuş doğal bir iniş yolundan inilerek denizine girilebilen Akvaryum Koyu'na da gittik. Aşağıda gördüğünüz bu bakir koya tekne turlarıyla da ulaşabiliyorsunuz. Denizi muhteşem. Adını hak eden cinsten.Oralara yolunuz düşerse mutlaka uğramadan geçmeyin. Denizden çıkıp tuzlu kalmayı sevmem diyorsanız bile beş dakika içinde yeniden Palamutbükü'nde olacağınız için çok da problem olmaz sanıyorum.  


6 Eylül asıl Dolunay akşamıydı. Şimdiye kadarkilerin fragman sayılabileceği nefis bir Dolunay bizi bekliyordu anlayacağınız. Yemekten önce koyda biraz yürüyerek ayın doğuş anını da tesislerin olmadığı boş kumsalda yakalamak istedik. İyi ki de yapmışız. Palamutbükü Hatırası duvarında biraz zevzeklik yaptıktan sonra nefis bir manzarayla büyülendik. Bu da Kaş'ta görmeyi özlediğimiz şeylerden biri, çünkü ay ve güneş denizin üstünden doğmuyor bizde. Yükseldikleri zaman görebiliyoruz ama o ilk kendilerini gösterdikleri kocaman ve turuncu hallerini göremiyoruz. Bizim günbatımlarımız nefis olsa da diğerleri arkamızdan iş çeviriyorlar anlayacağınız. ;)


İki kahvaltı ve öğlen kalamarları, karideslerini Badem'de yediğimiz için Dolunay akşamı da değişiklik yapıp Kıvanç'a oturalım dedik. Bademli yoğurtlu kabak, bademli fasulye, kabak çiçeği dolması ve deniz börülcesi hayatımda yediğim en lezzetli mezeler arasına rahatlıkla girer. Spesiyalleri olan kekikli ahtapot ve üstüne paylaştığımız künefe de damak çatlatan cinstendi. Mehtap da zaten baş köşedeydi. Kısacası olağanüstü güzel bir geceydi. 


Üç günlük bu kaçamağın ardından aklımızda en çok yer eden, tadı damağımızda kalan, yeniden gelip daha uzun kalsak diye düşündüğümüz yer Palamutbükü oldu. Bir kez daha birkaç saatlik uğranacak yerler Eski Datça ve Kızılbük olurken bir daha önünden bile geçmem dediğimiz yer ise Datça'daki Fevzi'nin Yeri'ydi. Bu minik özetin dışında tüm detaylar ise son üç yazıda mevcut zaten. Gezmek, yeni yerler görmek güzel şey. 

Bakalım sırada nereler olacak? Tabi bunun için benim önce Kaş defterini kapatıp İstanbul'a dönmem gerek ama o da yine Ekim sonuna kadar çok mümkün görünmüyor. Çünkü bence Eylül-Ekim, Temmuz-Ağustos'u döver, net! Hadi Temmuz'u bilemem ama Ağustos'u kesin döver. O yüzden tadını son anına kadar çıkarmak lazım. Ne de olsa sonra 8 ay gri İstanbul bekler beni. Şarja takılı kalacağım son bir aya girdik bile. O zaman ben arabamı maviliklere doğru süreyim izninizle! ;)

İyi haftalar!