Geçen Haftalarda Yaptığım Diğer Yolculuklar ;)

Son bir aydır sadece fiziksel anlamda yolculuk yapmıyorum. Bedenim bir yerdeyken zihnimin tamamen başka dünyalarda gezindiği saatler geçirdiğim doğrudur anlayacağınız. ;)

Harika kitaplar bitirdim yine yazın son tatilinden itibaren. İlki Dostoyevski'nin şu ana kadar okumamış olduğum Karamazov Kardeşler'i oldu. Vay be, tatildeyken kitaplara Lynchburg Lemonade'ler falan eşlik ediyor tabi; şimdi anca çay, kahve.. Peh! ;) 

Bu roman aslında bir dram bana göre. Bir nevi aile dramı. İçinde insana -ve karanlık iç dünyasına- ve o dönemin Rus toplumuna dair birçok felsefi çıkarım da bulunduran çok güzel bir hikaye. Şimdiye kadar en zor okuduğum romanı oldu Dostoyevski'nin, sanki diğerleri kadar akıp gitmiyordu. Ama yine de çok severek okudum. Fyodor Pavloviç beni çıldırttı. Dimitri'ye hiçbir durumda kızamadım; hayatın fazla adaletsiz davrandığı insanlara karşı kredim biraz yüksektir. Ivan'ın da babasına karşı düşmanca duygular beslemesi beni çok şaşırttı, ama destekledim. Alyoşa ile pek bağ kuramadım; bu kadar iyilik ve  inanç melekliği bana fazla. Smerdyakov, ah o sinsi ve itaatkar uşak! Yaptıklarının sonucundan Dimitri etkilenmeyecek olsa "helal olsun" bile diyebilirdim, ama tırsıtıcı bir tip olduğu kesin. Ve Gruşenka, İlyuşa (Dostoyevski'den etkilendiğini hep belirten Nuri Bilge Ceylan'a selam olsun bu arada. :) Bu çocuğun hikayesi bana Kış Uykusu'ndaki babanın oğlunun önünde paraları şömineye attığı sahneyi direkt hatırlattı. Suçluyu bırakalım suçunu kendi anlasın, mealinde felsefi bir tartışma daha vardı kitapta bana filmi hatırlatan), Katerina ve daha birçok karakter ve en son mahkeme bölümlerinde geçen konuşmalar uzun süre aklımdan çıkmayacak. 

Bence filme uyarlanmaya da çok uygun bir roman bu ve gördüğüm kadarıyla 1958'den bu yana filmi çekilmemiş. Türk yapımı olursa benim cast'ım hazır ona göre. ;) Gıcık babayı Haluk Bilginer ya da Çetin Tekindor oynasın (nasıl gıcık olacağız onlara bilemiyorum gerçi, sayelerinde baba karakterini sevebiliriz bile!). Dimitri Nejat İşler, Ivan Kıvanç Tatlıtuğ olsun. Smerdyakov için İlker Aksum'u düşünüyorum. Temiz pak Alyoşa için kimseleri bulamadım, yok mu şöyle eli yüzü düzgün, nur yüzlü gençten bir oyuncu önerisi? ;)

Sırada tatilin Rodos bölümünde bitirdiğim Emrah Serbes'in Deliduman'ı var. Şu an İso'cum okuyor ve o da bitirmek üzere. Sıklıkla Gezi romanı olarak anılan bu roman aslında direnişin kendisinden çok bizi itilmişin, ezilmişin taşralı dünyasına götürerek belki de patlamaya neden olan etkenleri daha iyi anlamamızı sağlıyor. Çağlar İyice ve kardeşi Çiğdem üzerinden aktarılanlar o kadar etkileyici ki sadece iki insanı değil koca bir bakış açısının, hayat biçiminin, aile profilinin ve gelişmişlik seviyesinin temsilini görüyorsunuz. Çağlar'ın Gezi'yle kesişen hayatı, zaten tam da bunlar üzerinde etkili oluyor. 

Bu arada kitapta birçok parti ve kuruluş için kullanılan kısaltmaların pek hoşuma gittiğini söylemezsem olmaz. Ağaç Diye Geldik Az Kaldı Devrim Yapıyorduk Dayanışması, Çüklülerin Söylediği Hiçbir Şeyi Yapmak Zorunda Değiliz Şekerim Kolektifi, Direnişle Birlikte İzlenme Rekorları Kıran Kanal, Ya Kime Vereceksiniz Mecbur Bize Partisi... Kimlerden bahsedildiğini hepimiz anlıyoruz sanırım. ;) Emrah Serbes'in okuduğum ilk kitabıydı, ama son olmayacağı kesin. Deliduman'ı çok sevdim. Bu arada Selim İleri'nin "Bütün kıskançlığımla başarınızı kutlamak zorundayım," diyerek Emrah Serbes'e yazdığı mektubu okudunuz mu? Genç bir yazar için ne büyük bir gurur ve mutluluktur bir ustadan böyle bir mektup almak. Ellerine sağlık Emrah Serbes.

Bu kez tatil dönüşü bitirdiğim ve yine bayılarak okuduğum bir roman var sırada. Hamdi Koç'un son romanı Çıplak ve Yalnız. Hikayeyi o kadar sevdim ki yıllar önce üniversitedeyken okuduğum Melekler Erkek Olur ve Çiçeklerin Tanrısı'nı yeniden okuyup hatırlamak için gözümün önüne koydum bile. (Gerçi kaltak Selma'yı hatırlamasaydım iyiydi ya neyse, 70. sayfaya geldim bile, artık çok geç!)


Gelelim elimden bırakamadığım, çok severek okuduğum ve bitince üzüldüğüm Çıplak ve Yalnız'a. Ankara'da kendinden yaşça büyük eşiyle birlikte sakin ama pek de huzurlu olmayan bir memur hayatı süren Mesut'a bir gün memleketi Ünye'den "amcan öldü, cenazeyi sen olmadan kaldıramayız, bekliyoruz" mealinde bir telefon gelir. Bir amcası, hatta bir ailesi olduğunun o ana kadar farkında bile olmayan Mesut kendini bir anda büyük şehirden sonra küçük kasabada, küçük aileden sonra kocaman bir ailenin içinde bulur. İlk başlarda tuhaf bir şekilde sahiplenilme ve aidiyet duygularının yarattığı coşkuyla -ve korkuyla- sersemleyen Mesut zamanla Ünyeli eşrafın bir parçası olacaktır. Ancak o kocaman ailenin beraberinde kocaman bir mutluluk mu, yoksa kocaman yükler mi getireceği zamanla anlaşılır. 

Nefis bir kitap, nefis bir anlatım, yakınlık duyacağınız sıcak karakterler... Bir sürü altı çizilmiş cümle... Yüzünüzde sürekli oluşan bir gülümseme... Ailenin insanın en büyük travması olduğunu, hani ağaç kovuğundan çıkmanın bile bu kadar travmatik olmayabileceğini hatırlatan bir hikaye... Mesut kendi geçmişini ve ailesinin geçmişindeki karanlık sırları çözmeye çalışırken ülke geçmişindeki karanlık sırlarla da karşılaşıyor. Bu anlamda toplumsal meselelere  -ve ikiyüzlülüğümüze- de değinmiş bir kitap. Burada Hamdi Koç ile kitap hakkında yapılmış çok güzel bir röportaj var, okumanızı tavsiye ederim. 

Hamdi Koç'a yıllardan sonra bana kendisini bu harika kitapla hatırlattığı için teşekkür ediyorum. Ayrıca dört yılda yazdığı bu romanını "Bizim yerimize öldüler, hepimiz onlara hayatımızı borçluyuz. Elimden gelen tek şey o çocukları romanımın ruhsal sahibi yapmaktı, ömrümün dört senesini onlara armağan etmekti," diyerek Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Medeni Yıldırım ve Ali İsmail Korkmaz'a adadığı için bir kez daha teşekkür ediyorum. Şimdi arada kaçırdığım kitaplarını İdefix'ten sipariş etme zamanı.

Hepinize bol okumalı bir hafta sonu diliyorum. Ama kitaplara dalıp bu hafta sonu Haliç Kongre Merkezi'nde gezilebilecek ArtInternational'a uğramayı da unutmayın derim. ;)

2 yorum:

beyza aydin baser dedi ki...

Hamdi Koç'un kitabı ilgimi çekti yazdıklarınızla birlikte. Hem bu aralar aile, geçmiş gibi konular daha bir ilgimi çekiyor. Yaşlanıyor muyum yoksa! :) Yazılarınız içerik olarak dolu dolu, sevdim ben bu blogu;)

Imge dedi ki...

beyza aydın başer,

Çok teşekkürler..:) Sık sık buluşalım buralarda o zaman. ;)

İyi hafta sonları..