Ah O Güzelim Bükler.. En Çok da Palamutbükü

Datça'da geçirdiğimiz üç günün ikisini büklere ayırdığımızdan söz etmiştim. İkinci gün günübirlik ziyaret ettiğimiz bükler Hayıtbükü ve Kızılbük oldu. Aslında bu ikisi dev bir koyu paylaşan iki küçük koy gibiler. Hayıtbükü tarafındaki pansiyonlardan birinde kahvaltımızı yapıp sabah denizine girdikten sonra öğleden sonramızı Kızılbük Ahşap Evleri'nin de plajının bulunduğu Gabaklar Koyu'nda geçirdik. Bu ikisi birbirine yürüme mesafesinde olsa da dik bir iniş çıkış olduğu için araçla gitmeyi tercih edebilirsiniz. Bu arada Hayıtbükü pansiyonlarındaki kahvaltılar açık büfe olarak geçse de çok zayıf kalıyor ve fiyatları da bizim Bi Lokma'mızla aynı.. ki Bi Lokma'nın kahvaltısını bilen bilir, içinde pişiden sucuğa, hellim ızgaradan böreğe, bal kaymaktan cevili ezmeye yok yoktur. O yüzden oralarda "vay be, bu doğallığın içinde ne köy kahvaltısı gelir şimdi" diyerek beklentileri yüksek tutmayın, Kaş'ta da "Bi Lokma çok pahalı" falan diyerek yılların güzel işletmesini üzmeyin hani. ;)   


Kızılbük Ahşap Evleri, uygunluk olsaydı kalmak istediğim yerlerden biriydi. Hem önündeki Gabaklar Koyu'na, hem doğanın içinde ve doğayla uyumlu o güzelim evlerine, hem de tesisine bayıldık. Koyu gölge alanları, rahat şezlongları, lezzetli yemekleri ve iyi servisiyle tam not verdik hatta. Öğlen yediğimiz sarımsaklı Yunan usulü kalamar Datça'da yediğimiz en güzel şeyler listesinde ilk üçe kesin girer. Yanında gelen ev yapımı ekmek ve çağla mezesi de harikaydı. Bizim için en olumsuz yanı inanılmaz çok çocuklu ailenin olmasıydı. Gerçekten de öğleden sonra huzur falan kalmamıştı artık plajda. İkincisi de ne yazık ki çok rüzgarlı bir güne denk geldiğimiz için biraz tepe sersemi olmamızdı. ;) Rüzgarla birlikte hareketlenen denizin azıcık bile bulanmaması, tertemizliği, rengi ve serinlik derecesi nefisti bu arada. Yine gitmek istediğim yerlerden olduğu kesin. 


Üçüncü gün kahvaltımızı bile yapmadan bir gece kalacağımız Palamutbükü'ne doğru yola çıktık. Burada Merhaba Apart'ta kaldık. Tertemiz, zevkli bir aile apartı olsa da bir dahaki sefere daha merkezi bir yeri, harika bir plajı ve nefis kahvaltısı, yemekleri olan Badem Motel'de kalalım diye not düştük kendimize. Ama nerede kalırsanız kalın Palamutbükü'nün o güzeller güzeli denizine bayılacaksınız. Benim için bir tık serin olsa da girince alışıyorsunuz - ciddiyim, valla sizi kandırmıyorum. ;)) Renk ve berraklık da tam olarak aşağıda gördüğünüz gibi işte.  


Palamutbükü koy boyunca sıralanmış minik pansiyonların, apartların ve onlara ait restoranların bulunduğu, diğerlerine göre nispeten büyük bir koy. Koyun en ucunda Emel Sayın'ın sitesi diye bilinen o meşhur yazlık site var. Ondan hemen önce ise yine çok meşhur Mavi Beyaz Otel bulunuyor. Beyaz ince çakıllı plajı, masmavi denizi ve Yunan Adaları'ndaymış gibi hissettiren mavi panjurlu beyaz evleriyle adıyla tarzıyla çok hoş görünen bir otel. Merak ettiğim yerlerden biriydi, ama şahsen Palamutbükü'nde nispeten lüks sayılabilecek bu otelde kalmak yerine merkezdeki minik pansiyon ya da motellerde kalmak çok daha oranın ruhuna uygun göründü bana. 


Köy ürünleri satan minik dükkanlar ve stantlar dışında alışveriş yapabileceğiniz bir yer yok. Keçi sütünden ballı bademli dondurmasının methini duyduğum için denedim ama bence bir numarası yoktu. Onun kralını Kaş'ta Hidayet Koyu'nda yiyebilirsiniz, not edin bir yere. ;) Plajlarda, restoranlarda ya da herhangi bir yerde saçma sapan müzik sesi duymayacağınız, hatta neredeyse çıt çıkmayan sakinlikte bir koy burası. O kadar özlemişiz ki bunu. Sadece rüzgarın ağaçlarda yarattığı hışırtılar, denizin çakıl taşları üzerindeki hafif şıkırtısı eşliğinde öylece uzanmak ve kitap okumak. Bu sene Kaş'ta daha az kitap okuyabilmemi bile plajların gürültüsüne bağlıyorum şahsen. 

Palamutbükü gününde öğleden sonra yarım saatlik bir yüzme molası için üstünde hiç tesis olmayan ve arabayı yola park edip kayaların arasında oluşmuş doğal bir iniş yolundan inilerek denizine girilebilen Akvaryum Koyu'na da gittik. Aşağıda gördüğünüz bu bakir koya tekne turlarıyla da ulaşabiliyorsunuz. Denizi muhteşem. Adını hak eden cinsten.Oralara yolunuz düşerse mutlaka uğramadan geçmeyin. Denizden çıkıp tuzlu kalmayı sevmem diyorsanız bile beş dakika içinde yeniden Palamutbükü'nde olacağınız için çok da problem olmaz sanıyorum.  


6 Eylül asıl Dolunay akşamıydı. Şimdiye kadarkilerin fragman sayılabileceği nefis bir Dolunay bizi bekliyordu anlayacağınız. Yemekten önce koyda biraz yürüyerek ayın doğuş anını da tesislerin olmadığı boş kumsalda yakalamak istedik. İyi ki de yapmışız. Palamutbükü Hatırası duvarında biraz zevzeklik yaptıktan sonra nefis bir manzarayla büyülendik. Bu da Kaş'ta görmeyi özlediğimiz şeylerden biri, çünkü ay ve güneş denizin üstünden doğmuyor bizde. Yükseldikleri zaman görebiliyoruz ama o ilk kendilerini gösterdikleri kocaman ve turuncu hallerini göremiyoruz. Bizim günbatımlarımız nefis olsa da diğerleri arkamızdan iş çeviriyorlar anlayacağınız. ;)


İki kahvaltı ve öğlen kalamarları, karideslerini Badem'de yediğimiz için Dolunay akşamı da değişiklik yapıp Kıvanç'a oturalım dedik. Bademli yoğurtlu kabak, bademli fasulye, kabak çiçeği dolması ve deniz börülcesi hayatımda yediğim en lezzetli mezeler arasına rahatlıkla girer. Spesiyalleri olan kekikli ahtapot ve üstüne paylaştığımız künefe de damak çatlatan cinstendi. Mehtap da zaten baş köşedeydi. Kısacası olağanüstü güzel bir geceydi. 


Üç günlük bu kaçamağın ardından aklımızda en çok yer eden, tadı damağımızda kalan, yeniden gelip daha uzun kalsak diye düşündüğümüz yer Palamutbükü oldu. Bir kez daha birkaç saatlik uğranacak yerler Eski Datça ve Kızılbük olurken bir daha önünden bile geçmem dediğimiz yer ise Datça'daki Fevzi'nin Yeri'ydi. Bu minik özetin dışında tüm detaylar ise son üç yazıda mevcut zaten. Gezmek, yeni yerler görmek güzel şey. 

Bakalım sırada nereler olacak? Tabi bunun için benim önce Kaş defterini kapatıp İstanbul'a dönmem gerek ama o da yine Ekim sonuna kadar çok mümkün görünmüyor. Çünkü bence Eylül-Ekim, Temmuz-Ağustos'u döver, net! Hadi Temmuz'u bilemem ama Ağustos'u kesin döver. O yüzden tadını son anına kadar çıkarmak lazım. Ne de olsa sonra 8 ay gri İstanbul bekler beni. Şarja takılı kalacağım son bir aya girdik bile. O zaman ben arabamı maviliklere doğru süreyim izninizle! ;)

İyi haftalar!  

Eski Datça

Eski Datça bol fotoğraf ve az yazıyla anlatılası bir yer bence. Fotoğraflar her şeyi anlatacak çünkü. Taş evler, taş sokaklar, hepsi birbirinden zevkli cafeler, dükkanlar, evler ve elbette kapılarıyla adeta Türkiye'nin St. Paul de Vence'i ya da Eze'i gibi geldi bana. Burada yıl boyu yaşayan bazı dükkan sahipleri olduğunu duyunca imrenmedim değil doğrusu. Datça'nın merkezine 10 dakikadan kısa bir sürede ulaşabilmek ve bu huzurun, bu estetik dokunun içinde olmak paha biçilmez olmalı.  


Datça ile özdeşleşmiş en ünlü isim de hiç şüphesiz ki Can Yücel. "Ne harika bir yer burası, nereden buldun bu Datça'yı?" diye soranlara "Elimle koymuş gibi buldum" diyen Can Yücel'in yaşadığı evin sadece kapısını görebileceğinizi bilerek gitmenizde yarar var. Çünkü bu eve müze muamelesi yapılsa da aslında hâlâ aile tarafından kullanılan özel bir mülk. Sadece şairin ölüm yıldönümü olan 12 Ağustos günlerinde ve bazı özel etkinlikler için halka açıldığı günler olabiliyormuş. Can Yücel adına bir sokak da bulunuyor Eski Datça'da. Zaten bunlar olmasa bile Can Yücel'in izleri bir kır kahvesinde, bir ağaç altında, bir restoran girişinde, bir dükkanın duvarlarında, kısacası Datça'nın güzelliğiyle büyülendiğiniz pek çok noktada karşınıza çıkıyor. Datça'nın bu değer bilen ve hakkıyla anan halini de çok sevdim o yüzden. Mekanın Datça olsun Can Yücel.    


Sırada alışveriş var. Burada El Sanatları Sokağı adında el emeği dekoratif ürünlerin, magnet ve çeşitli hediyelik eşyaların satıldığı tezgahların kurulduğu şirin bir sokak bulunuyor. Günlük ağacının yuvarlak, dikenli kozalakları ve dantellerle yapılan, düş kapanı benzeri sallantılı süsler favorim oldu.   


Tasarım takıların, seramik objelerin ve diğer dekoratif ya da giyim eşyalarının satıldığı dükkanların olduğu ana caddede ise gördüğüm her şeye bayıldım diyebilirim. Atelye Eski Datça'nın takılarına ve badem magnetlerine mutlaka göz atın derim. Mavi Baykuş ve Nevo Datça da aklımda kalan yerlerden oldu.  


Eski Datça'nın her yerini hakkıyla gezip, üstüne bir de kahve ya da bir akşamüstü içkisi molası vermeniz yaklaşık iki saatinizi alacaktır. Bu küçücük, ama son derece şirin ve kimlikli yeri umarım bozmadan koruyabiliriz. Ne varsa 'eski'de var artık daha çok geçerli ne de olsa. 'Yeni' ile anılanın içi boş, zevksiz ve kimliksiz olduğu dönemlerdeyiz - ki umarım bu durum da değişir de 'yeni'den korkmamaya başlarız. 

Bu arada aklıma gelmişken neden Japonya'da sakura zamanını görme hayalleri kuruyoruz da Datça'da ya da Kaş'ın Çukurbağ Köyü'nde badem çiçekleri açtığı zaman birkaç günlüğüne buralara kaçmıyoruz ki? Kendime kızdıklarım ve fırsat bulursak yapalım listelerine bunu da not düşeyim gitmeden o zaman. 

Kısacık Bir Datça Molası

Blog tembeli bir kadın oldum ben bu yaz burada. Bir yandan daha içime döndüğüm, bir yandan da neredeyse şehirdekinden çok sosyalleştiğim; bazen spor dolu günler, bazen reçel yapmaya doyamadığım günler geçirdiğim; kah yoğurtlu, meyveli, sebzeli, kah her gün rakı sofralı haftalar yaşadığım karma bir yaz dönemi geçiriyorum. Genel olarak çok mutluyum. Sosyal medyayı çok az kullanıyorum (Instagram hariç), haberlere bakmıyorum (müfredat haberleri hariç, çünkü onu görmemeyi başaramıyorum!), canım oturup uzun uzun yazı yazmak istemiyor. Kaş'la ilgili yorumlarımı da muhtemelen şehre dönünce yazarım diye düşünüyorum. Her kafadan bir ses çıkan Kaş'la ilgili de yazılacaklar birikti. Mekanlar, plajlar, insan profili, turizmin kalitesi gibi konulara yarı yerli tadında yorumlar yapmak istiyorum, ama önce Datça

Datça, yıllardır çok merak ettiğim ve fırsat bulup da gidemediğim yerlerden biriydi. İsocum'un da bayramla birleştirerek uzunca kaldığı geçtiğimiz haftalarda üç günlük bir Datça kaçamağı yapalım dedik. İlk gidişimiz olduğu için  iki gece merkezde, bir  gece de Palamutbükü'nde kalma planı yaptık. Datça aşığı dostlarımızdan ve Internet üzerinden aldığım tavsiyelerle hazırladığım gezi planına 4 Eylül Pazartesi günü başladık. Merkezde Beyaz Konak Evleri apartta kaldık. Merkezi konumu ve 1+1 ev büyüklüğünde olması nedeniyle bizi tatmin etse de kesinlikle bir renovasyondan geçmesi gerekiyor. Bir boya-badana, gürültülü çalışan buzdolabına çözüm, yıkanmaktan sertleşen havluların değişmesi durumunda on numara bir yer olabilir hatta. Neyse. Bizim için amaç akşam rakı-balık mekanlarına yakın olmaktı zaten. İçeride geçireceğimiz süre çok az olduğu için konaklamaya harcayacağımız tutarın da az olmasını istedim her zamanki gibi. Balkonumuzdan limanın göründüğü kadarı yandaki fotoğrafta. 

İlk gün bavulları attığımız gibi kendimizi merkeze en yakın koylardan biri olan Kargı Koyu'na attık. Beş saat yolculuğun üstüne hafif serin ve tertemiz deniz ilaç gibi geldi bünyeye. Koyun en başındaki Mandalya Restoran adlı salaş tesiste şezlong olmasa da masa bulabildiğimiz için oradan denize girdik. Maalesef Datça'nın cennet koylarında da çöp durumu hiç iç açıcı değil. İnsanımız cennet diye geldiği yerleri cehenneme çevirip, arkasına bakmadan gitme konusunda bir dünya markası olma olunda ilerliyor! Taşların üstüne atılan çöpleri görüyor musunuz en sağdaki fotoğrafta?


Buradan akşamüstüne doğru çıkıp Eski Datça'yı gezdik ama onu bir sonraki yazıda ayrıca anlatacağım. Şimdi Datça Merkez'le ilgili genel izlenimlerim ve burada yemek için seçtiğimiz restoranlarda sıra. Tabi bir de bal-badem-zeytinyağı alışverişi için. ;)

Öncelikle Datça'nın merkezinin beni çok hayal kırıklığına uğrattığını söylemem gerekiyor. Yapılaşma çığrından çıkmış, Marmaris olma yolunda ilerleyen bir Datça görüntüsü var Kumluk plajı ve limanın üstüne doğru yayılmış. Her dükkanın, kafenin, restoranın bir ruhu, havası, estetiği olduğunu söyleyemeyeceğim. Deniz kıyısında fenerlerin altına yerleştirdikleri tahta masalarıyla nefis rakı-balık sefası yapabileceğiniz yerlerin arasında bile volkanlar patlatarak doğumgünü kutlayan cafe koymuşlar mesela! Bunun halay eşliğinde volkanlarla kutlama yapanını da Turunç'ta görmüştüm en son! Olacak iş mi yahu o huzurun içinde? Bu açılardan bakınca Kaş'ın merkezinin çok butik, zevkli ve betonlaşmaya ve kitsch olmaya karşı nispeten (!) korunabilmiş bulduğumu söyleyeyim. Hatta tamamı Eski Datça tadında geldi bana. Datça'nın merkezinde fotoğraf çekmemişiz, o derece yani. 

Ana cadde üzerinde doğal ürünler satan yerler -ve muhtemelen denk gelemediğimiz ama methini çok duyduğumuz Datça Pazarı- şehir merkezinin en güzel şeyleri olabilir. Doğal ürünler satan pek çok yer var. Biz burayı tercih ettik. Datça'dan illaki badem, zeytinyağı, kekik/çam balı almalısınız. Burada ayrıca bu ürünlerle yapılan, parabensiz nefis el kremleri, Bebek badem ezmesiyle yarışan badem ezmeleri, keçiboynuzu pekmezi gibi ürünler de bulabilirsiniz. Kısacası kendinizi kaybetmek serbest! Olmadı web sayfasında kendinizi kaybedin, kargoyla Türkiye'nin her yerine göndersinler. ;)

Gelelim akşam yemeklerine... 

İlk akşam için mezelerinin efsane olduğunu duyduğumuz Fevzi'nin Yeri'nde yer ayırtmıştık. Foursquare notuna falan da inanmayıp ısrarla gitmek istediğim bu mekan bende feci bir hayal kırıklığı yarattı diyebilirim. Bir kere yediğimiz hiçbir şeyin lezzeti aklımızda yer etmedi. Tatlı servis elemanı, nar ağaçlarının altına atılmış şirin tahta masalar, eksantrik isimleri olan Ege otları ve mezeler falan bir yere kadar. Bana lezzet lazım, fiyat-kalite dengesi lazım. Avuç içi kadar gelen özelliksiz tabaklara eşek yüküyle para ödetmek bana ekonominin ve turizmin yerlerde süründüğü şu dönemde büyük saygısızlık gibi geldi. Popüler olduğu için bir yerlerin gereksiz şekilde övülüp durmasından gına gelmedi mi hepinize? İstanbul'da o primi verdiğin yerde önünde ya muhteşem bir Boğaz manzarası ya da dev bir kalkan ızgara duruyor olur hani. ;) O yüzden bence dikkatli olun bu mekanla ilgili. Dev bir fiyasko bana göre. Asla değmez. 


İkinci akşam ise 5 Eylül Salı akşamı mehtaba karşı masamızı Dutdibi'nde ayırtmıştık. Fevzi'den sonra buraya gelirken kredi kartı limitlerini falan kontrol ederek geldik diyebilirim. ;) Kesin deniz kıyısındaki meşhur birkaç balıkçıdan birinde çok daha fazlasını ödeyeceğimizi düşünüyorduk. Neyse ki korktuğumuz gibi olmadı. Son derece lezzetli mezelerle birlikte kocaman bir deniz çuprası ve küçük rakı için gayet olabilecek bir rakam ödedik. Üstelik servis hızlı ve ilgiliydi, yediğimiz her şey de çok lezzetli ve tazeydi. En güzeli de Dolunay'a karşı en ön sırada yerimizi almış olmaktı.  Kesinlikle tavsiye ediyorum. 


Sırada önce Eski Datça, sonra da Datça'nın harika koyları var. Asıl kaçırılmaması gereken bölümler onlar bana göre. Ama elbette Datça 101'i tamamlamadan da o bölüme geçemezdik değil mi? ;)

İyi haftalar!

Sputnik Sevgilim ve Rotasız Seyyah

Benim için yaz demek sabahları kitap, akşamları dizi demek.
Dizi olarak geldiğimden bu yana Sense8'i bitirdim ve yoğun ısrarlar sonucu Fi'yi izlemeye başlayıp üstelik bayılarak da yarıladım. Son haftalarda okuduğum kitaplara gelince, onlar da aşağıda. 

İlki çok sevdiğim Haruki Murakami'nin Sputnik Sevgilim romanı. Bu kez sonlara doğru fazla koptum sanırım. Yani klasik sonları, hatta sonları olmayan kitaplar yazdığını biliyorum Murakami'nin ve o ucu açık bitişleri de seviyorum ama burada, o kendini bulma kayboluşu içinde konsantrasyonumu bozan başka bir şeyler vardı sanki. Yani kısacası kısa bir roman olduğu için daha ne olduğunu anlayamadan bitiverdi, ama uzun olsa belki bayılamayabilirdim kendisine. Belki de artık çok bariz Murakami temaları görmekten sıkılmış olabilir miyim? Olamam herhalde ya, olmayayım yani.  Ama şu kuyu hikayesi bile "ben bu kitabı okumuş muydum acaba" hissine yol açtı diyebilirim. 


Aslında üç kişiyi birbirine bağlayan bir aşk hikayesi dense de bence en çok Sumire'nin kendini bulma yolculuğu olan bu romandan sevdiğim birkaç alıntıyı paylaşayım:


* Her konuda böyledir; en faydalı bilgi, deneyimleyerek ve bedelini ödeyerek edindiğindir. Kitaplardan edindiklerin değil. 

* "Ben olsam o pası vermezdim" diyeceğim tarzda pasları gördükçe başımı sağa sola sallayıp iç çektim. İnsanın hiç tanımadığı birinin hatasını eleştirmesi çok kolay bir şeydi ve de kendini iyi hissettiriyordu. 


İkinci okuduğum kitap ise bana göre günümüzün ilham verici hikayelerinden biri: Rotasız Seyyah. Uzun zamandır aynı adlı sosyal medya hesaplarından takip ettiğim Mehmet Genç'in yol hikayelerinden oluşan kitabı. Gezmeyi sevmek başka Rotasız Seyyah gibi bir gezgin olmak başka bir şey. Her ne kadar severek takip etsem de hangi yaşta olursam olayım sırt çantalı, böcekli-akrepli, aylarca yollarda olunan, hostellerde, kimi zaman bir yerli kabilesinin saman çatılı kulübesinin tahta zemininde uyuyarak geceler geçirilen geziler hiçbir zaman benlik olmadı tahmin edersiniz. O kadar maceracı değilim ve olamam. Ama o gezilerden inanılmaz lezzetler ve deneyimler elde edileceğini tahmin edebiliyorum. O yüzden Mehmet Genç'in hikayelerini ilgiyle okudum. Bana bir film karakteri gibi fantastik, ilginç ve keyifli geliyor yaptıkları.     


Ayrıca işin maddiyat tarafıyla değil deneyim ve keyif tarafıyla ilgilenen biri olduğu çok belli olsa da bence günümüzün azim ve başarı örneklerinden de biri olduğunu düşünüyorum. Sponsor bulana kadar verdiği uğraşlar, takipçilerinden gelen maddi desteklerle yaptıkları, hatta kendi gezi deneyimleri dışında bunları gittiği yerlerde iyiliğe dönüştürmesi gerçekten takdir edilesi bir yaşam sürdüğünü gösteriyor. Her şeyden önemlisi de samimi olduğu anlaşılıyor. Bence bu dönemde böylesini bulmak en zoru. Helal olsun ve yolu açık olsun. 

Şu an Kırgızistan'da 7134 metrelik Lenin Zirvesi'ne tırmanmak için dağlarda meydan okuduğunu biliyor ve ona buradan bol şans gönderiyorum. Bu dönem gençlerinin böyle ilham verici hikayelere ihtiyacı olduğunu düşünen bir tek ben değilimdir bence. 

Keyifli okumalar. 

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens

Sonunda okudum! Çıktığı zamanlarda almıştım ama öyle raftan karşılıklı bakışıyorduk birbirimizle. Hem herkesin elinde bir furya gibi gördüğüm için sanırım çekiciliğini kaybetmişti gözümde, hem de bir roman sever olarak "dur şimdi, bu bilgi küpünü sonra okurum, önce başka hayal dünyalarına dalayım" diye diye ertelemiştim okumayı. Fazla ertelemişim. Tam benim sevdiğim türde bitmek bilmeyen sorulara cevap niteliğinde harika bir inceleme yazmış İsrailli yazar Yuval Noah Harari. Homo Deus: Yarının Kısa Tarihi adlı ikinci kitabı da çıkmış, hemen ekledim alınacaklar listeme.  

Yüz bin yıl önce en az altı farklı insan türü varken şimdi sadece Homo Sapiens varsa, diğerlerine ne oldu ve bize de ne olacak sorusuna yanıt araştırıyor en temelde yazar. Tabi böylesine kapsamlı bir konu yetmiş bin yıl önce gerçekleşen Bilişsel Devrim'i, çok daha yeni olan Tarım ve Sanayi devrimlerini, aile ve kabilelerden birey olmaya giden yolu, bu yolda aidiyetler kazanma ve kolay yönetilme adına belki de zorunlu olarak çıkan dinleri, milliyetleri, hukuku, parayı, kısacası bizleri boyunduruk altına alan ve kendi elimizle oluşturduğumuz hayali düzenleri  de içeren harika bir kaynak yaratıyor. Hem tarihte hem modern dünyada kadın-erkek rolleri, insanın doğa ile ilişkisi ve bilimin geldiği noktaları son derece keyifli bir dille anlatan bu kitabı mutlaka okumalısınız. 


Şahsen ben okurken alıntı manyağı oldum. Altını çizmekten, hangi sayfaların altını çizdiğimi en arka sayfaya not düşmekten helak oldum. Ama tam da öyle bir kitapla karşı karşıyayız, tahmin edersiniz. Burada ise birkaç alıntı paylaşacağım:

* Bilişsel Devrim'den bu yana Sapiens böyle bir günlük ikilikle yaşıyor. Bir tarafta nehirlerin, aslanların ve ağaçların nesnel gerçekliği; öte yanda tanrıların, milletlerin ve şirketlerin hayali gerçekliği. Zaman geçtikçe hayali gerçeklik daha da güçlendi; öyle ki bugün nehirlerin, aslanların ve ağaçların yaşamı hayali varlıklar olan tanrılar, milletler ve şirketlerin insafına kalmış durumda. 


* Ciddi sayıda insan kültürü eşcinsel ilişkiyi sadece meşru değil aynı zamanda toplumsal olarak da yapıcı görür. "Biyoloji izin verir, kültür engeller," kuraldır. Kültür genellikle sadece doğal olmayan şeyleri yasakladığını ileri sürer ama biyolojik bir perspektiften bakınca her şey doğaldır. Mümkün olan şey, tanım gereği doğaldır. Gerçekten doğal olmayan, doğa yasalarına aykırı bir tavır zaten ayakta kalamaz, bu yüzden de yasaklanmasına gerek yoktur. Hiçbir kültür insanların fotosentez yapmasını, kadınların ışık hızından daha hızlı koşmasını veya negatif yüklü elektronların birbirine doğru çekilmesini yasaklamaya kalkmamıştır. 

* Çoktanrıcılığın içgörüsü dinsel hoşgörüye yol açan bir niteliğe sahiptir. Çoktanrıcılar içkin olarak açık fikirlidir ve "kafirler"le "gavur"lara nadiren saldırır. Tektanrılı dinler, çoktanrılı dinlerden çok daha tutucu ve tebliğcidir. Tektanrılı dinler genelde tek bir Tanrı'nın çağrısına sahip olduklarına inandıkları için diğer dinlere kuşkuyla bakarlar. Son iki bin yılda, tektanrılı dinler kendi ellerini güçlendirmek adına rekabeti şiddetle yok etmeye çalışmışlardır. 

* Ortaçağ Avrupa'sında aristokratlar paralarını aşırı lüks şeylere dikkatsizce harcarken köylüler her kuruşu sayarak tutumlu yaşarlardı. Bugünse durum tam tersine döndü; zenginler kendi yatırımlarına ve varlıklarına dikkat ederek yaşarken, daha az varlıklılar borca girerek hiç ihtiyaçları olmayan arabalar ve televizyonlar alıyorlar.  


* Geçtiğimiz on yıllarda ekolojik dengeyi bozmanın tohumlarını attık ve bunun çok ciddi sonuçları olacak gibi görünüyor. Çılgınca tüketerek insanlığın gelişiminin temellerini tahrip ettiğimizi gösteren pek çok kanıt mevcut... Küresel mutluluğu değerlendirirken sadece üst sınıfların, Avrupalıların veya erkeklerin mutluluğunu dikkate almak yanlıştır; hatta sadece insanların mutluluğunu değerlendirmek de yanlıştır. 

* Tek bir anlamlı tarihsel gelişme vardır. Bugün nihayet mutluluğun sırrının biyokimya sistemimizde olduğunu anladığımıza göre, zamanımızı politika ve sosyal reformlarla, siyasi mücadele ve ideolojilerle ilgilenmekle geçirmeyi bırakıp bizi gerçekten mutlu eden tek şeye odaklanabiliriz: biyokimyamızı manipüle etmek. Eğer beyin kimyamızı anlamak ve uygun tedaviler gerliştirmek için milyarlar harcarsak, insanların her zamankinden daha mutlu olmasını sağlayabiliriz, böylelikle devrimlere de ihtiyacımız kalmaz.     

Okuyun, okutun. Hatta ikinci kitabı büyük bir merakla bekliyorum, çünkü Harari'nin dediğine göre "gereksizler" diye bir tür doğuyormuş artık bizlerden. Yani demesine gerek yok, fazlasıyla görüyoruz insanlığın nereye evrildiğini ama ben geleceğimizi ve varsa alabileceğimiz önlemleri bileyim de ona göre evrileyim diyorum hani. ;)

İyi hafta sonları!