Victoria Şelalesi

Gezinin bana göre en etkileyici yerindeyiz. Hayallerimi süsleyen yerdeyiz. Görünce de hiç hayal kırıklığı yaratmadığı gibi tüylerimi diken diken eden, içimde coşku ve mutlulukla ağlama hissi uyandıran bir yer burası. Victoria Şelalesi'ne geldik. Havaalanında iner inmez deli bir yağmur başlamasına ve göz gözü görmeden şelalelere ulaşmamıza rağmen yarım saat içinde hava tamamen açtı ve bize harika manzaralar sundu burada. 

Zimbabwe ve Zambia sınırı boyunca uzanan bu doğa harikası, huzur dolu Zambezi Nehri'nin en coşkun haline dönüşerek çağladığı yer olarak anlatılabilir. Şelaleye dönüşen nehrin rafting yapılan bölümü, bungee-jumping yapılan köprüsü, suların yeterince yüksek olmadığı dönemlerde şelalenin döküldüğü noktada yüzülebilen Devil's Pool adı verilen doğal manzaralı havuz benzeri bir oluşum gibi çeşitli noktaları mevcut. Biz sadece yaklaşık on beş manzara noktasının yer aldığı yürüyüş rotasında yürüyerek doya doya izleyeceğiz bu güzelliği.


Ya da doyamadan! Bilemiyorum doyulur mu her noktası farklı güzel görünen ve her dakikası değişen bu doğa harikasını izlemeye. Burası yerli dilinde "mosi oa-tunya" diye biliniyormuş, yani "smoke that thunders/gürleyen duman" gibi bir anlamı var. Gerçekten de kulaklarınızda sürekli o gök gürültüsü sesiyle ve yüzünüze çarpan serinliği ve hatta ıslaklığıyla bu şelaleyi dolaşmak müthiş bir deneyim. Üzerinde hiç kaybolmayan bir -ya da şansınıza göre iki- gök kuşağını da bonus hanenize yazabilirsiniz. 

Şelale savaşlarında son durum ne diye sorarsanız ona da geleyim. Biliyorsunuz Niagara, Iguazu ve Victoria kardeşler sürekli bir ben dünyanın en büyük şelalesiyim yarışı içindeler. Hepsinin de kendine göre haklı olduğu noktalar var. Biri diyor ki ben en geniş alana yayılanım, diğeri ben en yüksekten çağlayanım, bir diğerine dönüyorsun ben en gürül gürül akanım. Aranızda tartışmayın çocuklar, hepiniz gönlümüzün birincisisiniz. ;)  Ama gerçek verilere gelecek olursak, Victoria Şelalesi 1700 metre genişliğe sahip ve yer yer 108 metre yükseklikten çağlıyor. Birinciliği de bu yüksekten akışıyla elde ediyor. 


Gezerken dakikalar içinde havanın değiştiğinden bahsetmiştim. Gerçekten de gezmeye başlar başlamaz yağmur durdu ve çok net görüntüler elde ettik. Ta ki son fotoğraf noktasına gelene kadar. Orada resmen gözlerimize inanamadık diyebilirim. Karşımızda açık seçik duran koca şelale bir dakika içinde sis bulutunun içinde yok olarak sadece bir sese dönüşüyor, sonra yeniden ortaya çıkıyordu. Aşağıdaki fotoğraflardan durumun ciddiyetini anlayabilecek misiniz bilemedim (parkurun solunda yükselen yoğun sis bulutu aslında şelale!), ama bu değişkenlik de gerçekten çok etkileyiciydi bana göre. 


Son gün ziyaret etme fırsatı bulduğum Victoria Falls Hotel'den de nefis bir doğal parkuru takip ederek şelaleye yürünebileceğini gördüm. Ayrıca bungee-jumping köprüsünü de uzaktan da olsa buradan görebildim. İngiliz tarzı mimarisi ve dekorasyonuyla -ve İngiliz ağırlıklı müşterileriyle- nefis bir otel burası. Bahçesi, çay salonları, restoranları ve dükkanları da öyle görünüyordu. Gruplara göre değil tabi, ama bireysel gelip de kalmak isterseniz aklınızda olabilir. 


Ah, burada bir tam günümüz daha olsaydı diye hayıflanmadan edemeyeceğim. Ama nedenlerinden sonraki ve gezinin son yazısında bahsedeceğim, şimdilik bu kadarını söyleyip kaçayım. Bu arada Victoria Şelalesi'ni havadan görebileceğiniz helikopter turları da var. Pazarlık yeteneğinize göre 100-175 USD arası rakamlara, havanın elverişli olması halinde yaklaşık 15 dakikalık turlarla bu güzelliği kuş bakışı da izleyebilirsiniz. 

Sun City - Pilanesberg - Lesedi Köyü - Johannesburg

Nerede kalmıştık? En son Lion & Safari Park'ı gezdikten sonra Afrika'nın Las Vegas'ı olduğu söylenen Sun City'ye doğru yola çıkmıştık. Siz siz olun beklentinizi düşük tutun burada da. Zaten burada kalmanın asıl amacı Las Vegas tadında sunduğu eğlence ve kumar alternatiflerinden çok Pilanesberg'e en yakın turistik yerleşim yeri olması. Biz de burada iki gece kalacağız. Otelimiz içinde casinosu da olan Soho Hotel. Kendisinden gayet memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Her yere yürüme mesafesindeydi, odaları rahat ve temizdi, kahvaltısı iyi, havuz başındaki çim alanları tam sefa yayılmaları içindi.Tabi zamanımız olsaydı yayılırdık, o ayrı. ;)


İlk akşam Cascades otelin içindeki güya Yunan restoranında yemeğimizi yedik. Restoranın adı Bocado ve servis korkunç. Yemekler de lezzetli olsa da Yunanlı olmakla uzaktan yakından alakası yok. Hiç önermiyorum. İkinci gün sabah ve akşam safarisi arasında Sun City'nin en meşhur gezilecek noktasını keşfetmeye karar verdik. Filli yolda yürüyüp, maymunlu çeşmeyi geçip, karşımızda Palace Hotel'in kubbelerini gördükten sonra 45 dakikada bir "dev" dalgaların geleceğini duyduğumuz plaj şeklinde düzenlenmiş havuza (Valley of Waves) gittik turdan kızlarla. Kafamızda nasıl bir görüntü yarattıysak her köşeden izleyip çekebilelim diye de farklı köşeleri tuttuk. Ve beklenen an geldi. O dev dalga denen şey minik bir kıpırdanma halinde kıyıya vururken konuşlandığımız köşelerden çıkıp yüzlerimizdeki hayal kırıklığı ifadesiyle birbirimize baktık. Instagram'da fırtınalar estiririz derken sessizce videolarımızı silip yolumuza devam ettik. ;)) Bir yandan da İsocum'a nasıl anlatsam bu fiyaskoyu diye düşünüyordum ben tabi. Çünkü kendisi bu sırada otelde kalıp, dinlenmeyi ve masaj yaptırmayı tercih etmişti. Beni de ikna etmeye çalıştığında da "ay ne meraksızsın, İstanbul'da yaptırırım ben masajımı, koskoca dalga havuzunu görmeye gelmeyecek misin yani?" falan diye bir afralarla ayrılmıştım yanından. ;) "Neyse ki yüzümüzün aldığı şekli görmedi, o da bir şey," diyerek safari öncesi bizim otelin havuz başında birer bira içmeye gittik. Güneşin altında içmeye başladığımız birayı fırtına ve kapkara bulutlar eşliğinde bastıran yağmurla bitirdik. Of ya, adam gibi bir yaz göremeyecek miyiz biz?!  


Pilanesberg

Pilanesberg 550 kilometrekarelik bir alana yayılmış Güney Afrika'nın en büyük milli parklarından biri. Parkın içindeki lüks çadırlarda ya da lodge'larda kalabilirsiniz. Ya da bizim gibi Sun City'de kalıp sabah ve akşam safarilerine gelebilirsiniz, çünkü yaklaşık 20 dakikalık bir mesafede yer alıyor burası. Bir Masai Mara ya da Serengeti olmadığını söylemeye gerek yok sanırım, ama Big 5'ı görme ve Safariye Giriş 101 tadında bir deneyim yaşama şansınızın olduğu bir yer. Biz fil açısından oldukça şanslıydık. Selfie çektirmediğimiz fil kalmadı hatta. 


Onun dışında erkek ve dişi aslan dahil pek çok hayvanı görme şansını yakaladık. Turdan Gülşah'ın yorumuna katılıyorum: "çok az hayvan serpiştirilmiş buraya!" ;)) Evet, bu gördüklerimizi yaklaşık üçer saatlik sabah ve akşam safarilerinin yüzde onluk bölümünde görmüşüzdür. Onun dışında bomboş arazilerde gezinip durduk beklenti içinde. Yine de safarinin bir şans işi olduğunu düşünürsek sonuç çok da fena değildi. 


Lesedi Kültürel Köyü

Sırada gezinin en gereksiz bölümü var: Lesedi Köyü. Güney Afrika'da yaşayan farklı kabilelerin gelenekleri ve yaşam tarzları ile ilgili bilgiler verilen, en sonunda da bir dans gösterisinin sizleri beklediği bu durağı pas geçebiliyorsanız öyle yapın. Son derece müsamere tadında bir turistik şovdu bana göre. Hani Masai köylerine bile turistik derler ya burayı gördükten sonra oranın ne kadar otantik olduğunu anladım. Adamlar mis gibi ılık büyükbaş kanıyla kahvaltılarını yapıp güne başlıyorlardı ayol, var mı ötesi? (Masaileri düşünüyorum gözlerim kapalı ;))


Bunlarda ise "Zulular şöyle kulübelerde yaşar, Xhosa'ların evlenme çağındaki kızları şöyle giyinir, evlenenler böyle giyinir, Pedi kabilesi size ancak şöyle seslenirseniz kapılarını açar, seslenin bakayım, aferin çok güzel, bakın sizi içeri buyur ediyorlar, protein deposu kurutulmuş ağaç kurtlarımız da ikram, ehe ehe" gibi bölümler sizi bekliyor. Yani olsa da oluur, olmasa daha iyi olur bir durak işte. Hediyelik ıvır zıvır alabileceğiniz dükkanları fena değildi bir tek.


Johannesburg

Lesedi Köyü gezisi sonrası kaotik ve güvensiz olduğunu bol bol duyduğumuz Johannesburg şehri için yola koyuluyoruz. Zaten trafiğinden dolayı ancak akşama doğru otelimizde oluyoruz. Nelson Mandela Meydanı'nda yer alan oteller, restoranlar ve AVM kompleksinin bir parçası olan Da Vinci Hotel nefis bir otel. Trafik dolu bir şehir turu yapmak yerine direkt otele gelsek bile daha iyi olurmuş. Yani kayda değer sadece Nelson Mandela'nın evini gördük, o da yüksek güvenlik duvarlarının arasından birkaç saniyeliğine. Johanneburg ile ilgili anlatabileceğim de pek bir şey yok zaten. Otobüs turu sırasında bu şehirle ilgili içimde kalan ya da merak ettiğim de hiçbir şey olmadığını fark ettim. Burası sadece hava alanı durağı için uğramak zorunda kaldığımız bir tür aktarma şehriydi bizim için. Müthiş bir mücadele ile halkına özgürlüğü bahşeden efsane lider Nelson Mandela'dan izler görmek ve hikayesini anımsamak bu şehrin en güzel katkısı oldu bize.


İkinci katkısı da Trumps Steakhouse oldu desem yeridir. ;P Etleri zaten olağanüstü olan bu restoranın kaburgası ve kalamar ızgarası da harikaydı. Şarap menüsü ve ortamıyla da kendisine tam not veriyor ve gözü kapalı öneriyorum. Rehberimizin sözünü dinleyip burada oturduğumuz için pek mutlu olduk o akşam. 


Sırada gezinin hayallerimi süsleyen durağı var: Victoria Şelaleleri. Ama öncesinde otelin havuz başında biraz daha içebiliriz bence. Nasılsa odada kurulan iki cep telefonu alarmı ve uyandırma servisi sayesinde uçağı kaçırmak gibi bir alternatifimiz olamaz. ;)

Lion & Safari Park

Cape Town'ı geride bırakıp Johannesburg'e uçtuk bile. Ancak henüz burada kalmayacağız. Sun City'ye doğru yolumuza devam edeceğiz ve yol üstünde de Lion & Safari Park'a uğrayacağız. Bu arada Güney Afrika'da iç uçuşlar için South African Airways'i tercih etmenizi öneririm. Uçaklar yepyeni, servis iyi ve Star Alliance üyesi.  

Neyse, onu bunu boş verelim, Aslan Parkı'na yavru aslan sevmeye gidiyoruz biz! ;) Gezinin en merakla beklediğim kısımlarından biri de buydu. Evet, turistik attraksiyon, ama sorarım size aslan sevdiğiniz kaç turistik attraksiyon yaşıyorsunuz ki şu hayatta. Öyle "I amsterdam" yazısı önünde fotoğraf çektirme değil ki bu (ha onu da yaptık zamanında, o ayrı. ;) ). Turistsiniz işte, tadını çıkarın yahu! Her deneyimin de illa en lokal, en yapılmamışını yaşayacağım diye kasmaya gerek yok hani. ;)

Ama öğleden sonra orada olduğumuz için aslan yavrularının ne yazık ki en mayışık olduğu dönemlere denk geldik. Resmen "siz takılın da ben bir köşede uyuyayım" modundalardı desem yeridir. Yine de dişlerimi feci kamaştırdılar o ayrı. 


Sonra safari aracına binip parkın içinde minik bir tur attık. Görevli "aslan göreceğinizi garanti ederim" falan diye büyük havalarda bizi araca bindirdiğinde bir an için nereye gidiyoruz ki, zaten aslan parkı değil mi burası diye düşünmedik değil. Ulen her bölümün giriş kapısı açılıyor ve orada mutlu mesut bir aslan ailesi yaşıyor zaten. Burada da bize aslan gösteremezsen ayıp olurdu zaten, neyin havasındasın? ;) Safari aracı da tam teşekküllü cezaevine götürülüyormuşuz gibi korunaklı. Doğada yaptığımız safarilerde niye totomuz donarak her yanı açık araçlarda gittik o zaman? Burada her gün karnı tok sırtı pek yaşayan hayvandan mı korkacağız, peh! Zaten baksanıza kafalarını kaldırıp bakmaya tenezzül etmiyorlar. İçlerinden de "tuuurist, tuuurist" diye dalga geçiyorlardır kesin. ;))  


Aslanlar dışında parkta en ilgi çeken hayvanın zürafa olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Grubumuzdan Gülşah'ın çektiği videoyu aşağıda paylaşıyorum. Aslan göreceğimizi garanti eden görevli amcanın bir paket Doritos ile zürafayı aracımıza getirmesini görüyoruz. Zavallı zürafalara cips veren verene. Restoranda, kafede, gezinti köprüsünde falan herkes abur cuburla besliyor hayvancağızları. Ama kocaman olmasına rağmen zarif ötesi bir zürafanın da kafasını aracın içine uzattığını görmek de paha biçilmez. Nairobi'de Giraffe Manor'u görmemiştik. Bir tık o hissi yaşatmış olabilir belki bize burası. 



E tüm bunların dışında bir de vahşi köpekler, devekuşları falan var diyeceğim ama dönüp bakmayacaksınız bile, değil mi? Tahmin etmiştim. ;)


Sözün özü; bir zürafaya ve yavru aslana dokunmuş olmanın mutluluğunu yaşamış olsam da ve burası da hayvanların gayet doğal ve geniş alanlarda yaşadıkları bir yer olsa da yine de asla doğal ortamında hayvanları görmek tadında bir deneyimin yanından bile geçemez tabi ki. Vahşi hayvanları kendi habitatlarında, uzaktan ve rahatsızlık vermeden gözlemlemek çok etkileyici - ve asıl paha biçilmez olan da o. Yoksa bu tür yerlerin hayvanlara ne kadar iyi bakılırsa bakılsın hüzünlü bir etki bıraktığını da söylemem gerek. Düşünsenize buradaki herhangi bir hayvanın başka bir yerde yaşama olasılığı kalmıyor. Oysa hemcinsleri su ve yiyecek peşinde kilometrelerce yol kat ediyorlar, yön duyguları, korunma içgüdüleri, doğayı okuma kabiliyetleri, kasları gelişiyor. Kısacası biri altın kafeste özünü kaybederek gün dolduruyor, diğeri acısıyla, tatlısıyla "I did it my way!" tadında yaşıyor hayatını. Dağlar kadar fark olacak elbette. 

Yine de yolunuz düşerse aklınızda olsun, bu parkta da aslanlarla, çitalarla yürüme, gece safarisi, devekuşu besleme , vs gibi farklı etkinlikler oluyor. Web sayfasından programlarına göz atabilirsiniz. Biz Sun City'ye doğru yola devam ediyoruz. 

Hout Bay & Boulders Beach & Ümit Burnu

Ne güzel tam gaz yazmaya başlamıştım yazıları ama minik bir grip molası vermek durumunda kaldım. Hâlâ harika durumda olmasam da bugün kafamı havada tutabilme başarısını gösterebildiğimi fark edip geçtim blogun başına. Nerede kalmıştık diye bakınca da gördüm ki güneyin de en güneyine ineceğimiz günü anlatma zamanı gelmiş. Kıyı boyunca şehrin en güney noktasına yolculuk ederken şehrin güzelliğinin de daha çok farkına vardığımızı söylemeliyim. Bana hafiften Batı Amerika kıyılarını anımsattı hatta gezinin bu kısmı. Şöyle bolca tutam San Francisco, bir miktar San Diego, bir fiske de otobansız LA bölümleri gibi bir karışımın içinde gezindik tüm gün. Nefis okyanus manzaralı evlerin sıralandığı kıvrımlı yollardan geçtik. Nefis koylarda fotoğraf molaları verdik. İşte onlardan ilki aşağıda: Maiden's Cove. Rüzgardan sabit durmak bile çok zordu ama çok güzel bir manzara noktasıydı.


İkinci durağımız Hout Bay. Burada foklara selam vereceğiz. Aşağıdaki gibi adeta evcilleşmiş, turistlere kendini sevdiren artist foklara değil tabi. Koydan kalkan teknelerle ulaştığımız Duiker Adası'nda (nam-ı diğer Fok Adası) yaşayan Cape Kürklü Fok Balıklarını görmeye gidiyoruz.  


77 metreye 97 metre ebatlarındaki bu minnak adacıkta yaşayan fok kolonisinin ömrü 20-40 yıl arasında değişiyormuş. Ağırlıkları 300 kg'a kadar ulaşabilen foklar her yıl bir kez kürklerini yeniliyorlarmış. Yılda bir kez de yavrulayan fokların bebişleri 6 haftalık olur olmaz yüzmeye başlarlarmış. Yavrular ahtapot, balık ve midye ile beslenirlermiş. Foklar için en büyük tehdidi ise tabi ki önce insanlar, daha sonra ise köpekbalıkları ve katil balinalar oluşturuyormuş. 


Hayvanları doğal ortamlarında izlemeye bayılıyorum. Saatlerce sıkılmadan bunu yapabilirim. Ama tabi küçücük bir adacıkta da taş çatlasa yarım saat kadar kalabiliyor tekneler. Sonra yine yolumuza devam ediyoruz. Bu kez başka bir koloniye selam vereceğiz. Ama öncesinde yolda yine bir fotoğraf molası verelim ve Hout Bay'e bir de tepeden bakalım. (Fokların olduğu küçük adacık en soldaki kayalık tepenin arkası gibi düşünebilirsiniz.) 


Sırada bu gezinin en merak ettiğim duraklarından biri var: Boulders Beach. Burada da bir penguen kolonisi yaşıyor. Penguenler bana hep çok sevimli gelmişlerdir. Gövdelerinden bacak olmaksızın direkt çıkan ayaklarıyla paytak paytak, her an devrilecekmiş gibi yürümelerinin hastasıyım. "Tutmayın beni, biraz mıncıklayayım şunları," kıvamında kendimden geçerek izledim bu güzellikleri de o yüzden. Ne yazık ki nesilleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan türlerden biri onlar da. 

Boyları yaklaşık 60 cm olan Afrika penguenlerinin (jackass penguin olarak da biliniyor) gövdeleri yüzmek için evrimleşmiştir. 130 metreye kadar dalabilirler, ama genellikle 30 metrelerde takılırlar. Nefeslerini 2,5 dakika kadar tutabilirler. Avlanırken saatte 20 km hıza çıksalar da genellikle 7 km/saat hızla sakin sakin yüzerler. Yaklaşık 10 yıl ömrü olan bu minnoşların ağırlıkları da 2,5 - 3,5 kg arasında değişir.   


Penguenleri de doya doya izledikten sonra öğle yemeği molası için donanmaya ev sahipliği yapan Simon's Town kasabasına gidiyoruz. Burada beş yıl boyunca resmen donanmada görev yapmış olan Danua cinsi köpek Just Nuisance'ın heykelini de görüyoruz. Sonrasında güneye doğru yolumuza devam!

Ve en nihayetinde Ümit Burnu'ndayız. Afrika kıtasının en güneybatı ucunda. Aslında en güney ucu diye yanlış biliyormuşuz burayı. Afrika'nın en güney ucunun buraya 150 km uzaklıktaki Cape Agulhas olduğu biliniyor. 1488 yılında ilk kez Portekizli kaşif Bartolomeu Dias tarafından keşfedilip Fırtınalar Burnu adı verilmiş  buraya. Kral ise "ha gayret baharatlara ulaşacağız, moral bozmayalım lütfen" diyerek adını Ümit Burnu olarak değiştirmiş bir rivayete göre. 


Buraya kadar gelmişken tabi ki Cape Point Deniz Feneri'ni ve oradan altımıza serilecek nefis manzarayı görmek için Table Mountain National Park'ın tepesine tırmanacağız. Bir noktaya kadar füniküler çıksa da kalan bölümde tabana kuvvet çıkıyorsunuz yukarıya. Ama kesinlikle  buna değiyor. Dimdik kayalıkların turkuaz sularla buluştuğu kıyıların vahşi güzelliği, teninizi ısıtan güneş, yüzünüze vuran okyanus esintisi... Sanırım "mutluluğun resmini yapabilirim" dediğim anlardandı bu da.


Bu yazıyla birlikte ne yazık ki güzeller güzeli Cape Town'a da veda etme zamanı gelmiş bulunuyor. Seni çok sevdik güzel şehir. Bir zaman sonra belki yeniden buluşur, daha uzun uzun zaman geçiririz birlikte. O zamana kadar hoşça kal ve kendine ve içinde barındırdığın tüm güzelliklere iyi bak! 

Sevgililer Günü için dev hizmet! Her ilişkiye uygun birbirinden farklı hediye önerisi

Evet, yine o malum tarih yaklaştı. Belki uzun zamandır evlisiniz, “Artık Sevgililer Günü mü kaldı bize?” diyorsunuz. Belki uzatmalı sevgilisiniz, her 14 Şubat geldiğinde ne alacağınızı kara kara düşünüyorsunuz. Belki yeni bir sevgili yaptınız, heyecandan ne alacağınızı bilemiyorsunuz. Belki de bu günü evinizde tüylü, minik dostlarınızla geçirecek ve “En güzel sevgi bu!” diyorsunuz. O da mı değil? E, o zaman neden kendi kendinize hediye almıyorsunuz? Tamam, merak etmeyin; bu listede hepinizi düşündük.



- İlişkiyi heyecanlandırmak için baştan çıkarıcı bir koku alın. Kokular hafızada yer bırakır ve her yeni koku bambaşka hatıralar yaratır. Hazır kış ayındayken baskın ve egzotik kokuları tercih edebilirsiniz. 



- İlişkinizin başladığına dair sosyal medyada boy boy fotoğraflarınızı sergilediniz büyük ihtimalle. Ama unutmayın, geleneksel fotoğraf albümünün anlamı her zaman çok başkadır. O nedenle, HP Sprocket kırmızı fotoğraf yazıcısı sevgililer günü için çok keyifli bir hediye olacaktır.  HP Fotoğraf yazıcısı için tıklayın!
 

- Bu önerimiz ise beylere. Her zaman geç kalmasına sebebiyet verdiği için söylendiğiniz eşinizin makyaj setini yenileyerek şaşkınlık yaratmaya ne dersiniz? Kadınlar kozmetik ürünlere bayılır, biliyorsunuz.  Kozmetik ürünleri için tıklayın!


Her Pazartesi beraber spor yapmaya niyetleniyor ama ilişkideki bir taraf planları bozuyorsa, şahane bir fikrimiz var. Motivasyonu yükseltecek bir akıllı bileklik! Fiziksel aktiviteleri detaylı bir şekilde takip etmeye olanak tanıyan bu bilekliklerle spordan kaçmak yok, sağlıklı hayata hemen başlamak var. Akıllı Bileklikler için tıklayın!


- Romantiklik önemli. Karşınızdakine ince bir ruhu ve ince zevklere sahip biri olduğunuzu göstermek için en iyi gün, bugün! Hediye edeceğiniz retro bir plakçalarla eski plakları dinleyip, romantik bir akşam geçirebilirsiniz. Retro plakçalarlar için tıklayın!
Bir boomads advertorial içeriğidir.